Esnaf Ahlakı ya da Türkiye’de Belirleyici Ahlak

Uzun bir zamandır aydınlar bir ahlaki çöküntünün yaşandığından dert yanıyor. Medyanın düzeysizliği, toplumun her alanına sinmiş rüşvet, adam kayırmacılık, okullara kadar inmiş şiddet, çeteleşme, üç beş kuruş için işlenen cinayetler, uyuşturucu bağımlısı gençlik, kadınlara yönelik şiddet. Başka cinsel tercihlerin yaşanmasına yönelen saldırılar ve paradoksal bir şekilde bu tercihlerin yaşanma isteğini ahlaksal yozlaşma diye ele alan aydınlar. Vergi kaçıran serbest meslek erbabı. Ahlaksal yozlaşma listemize, çevreyi ve o çevrede yaşayan insanları kârını artırmak için göz göre göre zehirlemeden çekinmeyen sanayiciler de ekleniyor. Bu listeyi daha çarpıcı örneklerle genişletmek mümkün.
Ahlak, Piyasa, Esnaf, Toplumsal Yapı

Mutlak Ahlak İlkeleri Var mı?

Bu tabloya bakarak ahlaksal bir yozlaşmanın toplumun hemen her hücresine sindiğini ileri sürmek mümkün görünüyor. Acaba böyle mi? Bu noktada Ross Poole’nin bir uyarısını hatırlıyorum. Şöyle diyor Poole: “Daha önceki ilerleme öykülerinden kuşkulanmayı öğrendiğimiz gibi, düşüş öykülerinden de kuşkulanmalıyız. Düşüş ve ilerleme öyküleri, birbirinin tersi değerlerden hareketle aynı öyküyü anlatır.”1 Ben de bu kuşkuyu ahlaksal çöküş saptamasına taşıyorum. Sanıyorum ahlaksal yozlaşma ifadesiyle varsaydığımız ahlak ilkelerinden uzaklaşma, bu ilkelere uymama anlatılıyor. Durum buysa varsayılan ve kendinden uzaklaşmakla bir yozlaşma içine düştüğümüz söylenen ahlaksal ilkelerin neler olduğunu tartışmak gerekir. Mutlak ve kesin olan ahlak ilkeleri var mıdır? Varsa bu ilkeler nereden kaynaklanır? Bu sorular kuşkusuz hiç de yeni değil.

 

Marx, Yahudi Meselesi adlı çalışmasında Bruno Bauer’in görüşleriyle tartışsa da aslında temel olarak Bauer’den hareketle idealist felsefe geleneğiyle hesaplaşıyor. Marx dinin bir asli unsur, temel olmadığını, dünyevi bir sınırlılık olduğunu düşünüyor. Soruna böyle baktığı için de özgür vatandaşların dine saplanıp kalmalarını insanların genel saplantılarının bir sonucu olarak değerlendiriyor. Bu durumda insanların sınırlılıklarını yok etmek için, insanların dini saplantılarını ortadan kaldırmayı düşünmek bir anlam taşımaz. Marx şöyle devam ediyor: “Biz, insanların dünyevi meselelerini teolojik meseleler olarak görmüyoruz. Tersine, teolojik meseleleri dünyevi meseleler olarak görüyoruz. Tarih şimdiye kadar, hep kör inançlarla yorumlandı; biz kör inançları tarihle yorumluyoruz.”2 Marx, ilerleyen sayfalarda bu yaklaşımı; toplumda bezirganlığa imkân veren şartların ortadan kaldırılmasının, toplumun düzelmesine ve bezirganlığı temsil eden şeyin de ortadan kalkmasına yol açacağı şeklinde yeniden ifade ediyor. Burada beni ilgilendiren, kavrayış ve yöntem sorunudur. Marx’ın bu yaklaşımını ahlaka ilişkin sorunları tartışmak için alıyorum. Yukarıdaki alıntıyı şöyle değiştiriyorum: Biz, insanların dünyevi sorunlarını ahlaki sorunlar olarak görmüyoruz. Tersine, ahlaki sorunları dünyevi sorunlar olarak görüyoruz.

 

Bu düşünceyi pekiştirecek görüşleri devşirmek için Engels’in Dühring’le yaptığı tartışmaya dönüyorum: Engels, Dühring’in adalet ve ahlak hakkındaki fikirlerinin bütün dünyalar ve bütün zamanlar için geçerli olduğunu ileri sürmesine şiddetle karşı çıkıyor. Dühring özetle şöyle diyor (Engels’ten aktarıyorum): “Ahlak dünyası tıpkı evrensel bilgi dünyası gibi kendi sürekli ilkelerine ve kendi yalın öğelerine sahiptir.”3 Engels öncelikle sorgulamaya bilgi alanında “mutlak ve ölümsüz doğrular”ın olup olmadığını tartışarak başlıyor. Bilgi alanını üç alana bölerek ele almayı bir yöntem olarak benimsiyor.

 

Birincisi, cansız doğayı kendine konu edinen ve matematik olarak işlemeye elverişli bütün bilimlerin alanıdır: Matematik, astronomi, mekanik, fizik, kimya bu başlıkta değerlendirilecek bilim dallarıdır. İddialı konuşmalardan hoşlanılıyorsa bu bilimlerin bazı sonuçlarının mutlak doğrular olduğu söylenebilir. Ama bu son çözümlemededir ve bu, bilim dallarının bütün sonuçları için uygulanamaz. Zaten matematik de değişken büyüklükler tartışmasını başlatarak, mutlak doğrular, kesin bilgi çağına bir anlamda elveda denmesini getirdi.

 

İkincisi, canlı organizmaları irdeleyen bilimlerdir: Bu alanda da karşılıklı ilişki ve nedenselliklerin çeşitliliği, çözüldüğü sanılan konuda dahi sürekli olarak yeni sorunun ortaya çıkmasını getirir. Engels’e göre bu alanda kesin ve mutlak doğru arayanlar “bütün insanlar ölümlüdür” gibi sığ önermelerle yetinmek zorunda kalır.

 

Üçüncüsü, tarihsel bilimler denebilecek alandır: Bu alan insanların yaşama koşullarını, toplumsal ilişkilerini, hukuk ve devlet biçimlerini felsefeden, dinden, sanattan meydana gelen üstyapıları ile birlikte inceler. İşte mutlak ve ölümsüz doğrular beklenti ve düşüncesi bu alanda çok daha sıkışmış durumdadır. Bu alanın bilgisinin temel olarak göreli olduğu söylenebilir.

 

Engels, asıl olarak bu üçüncü alanda ölümsüz ve kesin doğrulukların olamayacağını ortaya koyar. Ama şaşırtıcı olan, mutlak ve kesin bilgi iddialarının daha çok bu alanda boy göstermesidir. Bu ölümsüz doğruluklar iddiası, ölümsüz bir ahlak, ölümsüz bir adalet tespitine kadar genişliyor. Engels, bilimsel çalışmaların yanlışlık ve doğruluk gibi ahlaksal kavramlardan özenle uzak durduğunu ama egemen düşünceleri kabul ettirmek isteyen felsefelerin bu kavramlara sıklıkla başvurduğunu hatırlatıyor. Kuşkusuz, tarih boyunca halktan halka, bir dönemden diğer döneme iyi ve kötü hakkındaki düşünceler büyük bir farklılık gösterir ve bazen birbiriyle çelişir. Engels iyinin ve kötünün aynı şey olarak görülmesinin ahlakın sonu olacağını belirtiyor ama sorunun bu kadar yalın olmadığını da hemen ekliyor. Sorun bu kadar yalın değildir, çünkü iyinin ve kötünün ne olduğu hakkında bir ortak yargı yoktur, aksine, yoğun bir tartışma vardır.

 

Bu tartışmayı takip etmek bizi Engels’in, ahlak anlayışına ilişkin temel düşüncelerine vardırıyor. Engels yaşadığı dönemde üç ahlak anlayışının var olduğunu söylüyor. Bunlar i) Hıristiyan feodal ahlakı ii) Modern burjuva ahlakı ve iii) proleter ahlakı. Yine Engels’e göre, bu üç ahlak teorisinin üçü de geçerlidir. Ama bunların hangisi gerçek ahlaktır diye sorduğumuzda alacağımız cevap kesin ve mutlak anlamda hiçbiri olacaktır. Ama gelecek vaat eden ahlak geleceği temsil eden proleter ahlakıdır diyor Engels.* Engels’in bu ahlak sınıflamasını tartışmanın dışında tutarak dikkatimi Engels’in ahlak ile yaşama koşulları arasında kurduğu bağda yoğunlaştırıyorum.

 

Engels’in düşüncesindeki özsel farklılık tam da bu noktada kendini gösteriyor. O, ahlakın sınıfsal olarak belirlendiğini savunuyor. Modern toplumun üç sınıfı, feodal soyluluk, burjuvazi ve proletarya, kendilerine has ahlaklara sahiptir. Bundan çıkarılacak sonuç: “İnsanların, ister bilinçli, ister bilinçsiz olsunlar, ahlak anlayışlarını, son çözümlemede, sınıf durumlarının dayandığı pratik ilişkilerden –içinde üretim ve değişimde bulundukları iktisadi ilişkilerden– aldıkları sonucunu çıkarabiliriz.”4 Ancak, bu noktada sorulacak bir soru var: Yukarıda anılan üç ahlakın sahip oldukları ortak ilkeler yok mu? Kuşkusuz evet. Şimdi, bu aşamada da sözü edilen ortak ilkelerin değişmeden kalan ahlak ilkeleri olup olmadığı sorulmalıdır. Engels şöyle cevaplıyor: Bu ahlak teorileri aynı evrimin üç ayrı aşamasını temsil eder, dolayısıyla ortak bir arka planı paylaşırlar ve bunun zorunlu sonucu olarak da birçok ortak öğeye sahip olurlar. İktisadi gelişmelerin benzer aşamalarında, ahlak teorilerinin zorunlulukla aynı amaçları gütmeleri gerekir. Engels’in örneği, hırsızlık. Özel mülkiyetin hüküm sürdüğü her toplumda, “Çalmayacaksın!” buyruğunun ortaklaşa olması gerekir. Ama bu, “Çalmayacaksın!” buyruğunun ölümsüz bir ahlak buyruğu olduğu anlamına gelmez. Hırsızlığı gerektiren her şeyin ortadan kaldırıldığı bir toplumda, “Çalmayacaksın!” buyruğunu bir ahlaksal ilke olarak ortaya atmak saçmalık olur.

 

Bu yaklaşımın sonucu, tarihin ve ulusal farklılıkların, üzerinde kurulduğu ilkeler olduğu iddiasıyla herhangi bir ahlak dogmasının ölümsüz, kesin ve değişmez bir ahlak yasası diye ileri sürülmesini kesinlikle kabul etmemektir. Bu aynı zamanda bilinen bütün ahlak teorilerinin, son tahlilde, kendi dönemlerinin iktisadi yapısının bir ürünü olduğunu söylemektir. Engels ilerleyen sayfalarda ahlaka ilişkin temel tezini dile getiriyor: Nasıl ki şimdiye kadar toplum sınıf karşıtlıkları içinde gelişmiş bulunuyorsa, ahlak da her zaman sınıf ahlakı olmuştur. Engels, bütün bunlara, sınıf karşıtlıklarının aşılmasıyla bu karşıtlığın anısı üzerinde kurulacak bir ahlakın gerçekten insani bir ahlak olabileceğini de ekliyor. (Burada insani ahlak belirlemesi kuşkusuz çok şey anlatmıyor ve geliştirilmeyi bekliyor.)

 

Dikkat edilirse Engels sadece genel geçer ahlak ilkelerinin varlığını reddetmekle kalmıyor, bunları iktisadi ilişkiler üzerinden sınıfsal bir bağla anlatıyor. Troçki de Engels’in bu yaklaşımını kabul edip soruyor: “Yine de bütün insanlık gelişiminin oluşturduğu sağlam ve toplumsal yaşam için gerekli temel ahlak ilkeleri yok mu? Mutlaka var, ama etkinliği çok oynak ve sınırlı.”5 Bunu nasıl anlamalıyız? Koşulların normal olduğu durumlarda yine “normal” insan buyruklara uyuyor. Örneğin, “Öldürmeyeceksin!” buyruğu meşru müdafaa dediğimiz olağandışı koşullarda anlamını yitiriyor. Burada buyruk işlemiyor. Bunun tersi bir durumda cinayet işleyen de devlet kararıyla ölüme gönderilebiliyor. Bu anlamda çıkarların karşıtlığı adaleti ve meşru müdafaayı zorunlu hale getiriyor. “Öldürmeyeceksin!” buyruğunu devlet açısından ele alırsak savaş dönemlerinde tam ters bir buyruğa dönüştüğünü görürüz. Bu durumda da ahlakın genel kabul gördüğü iddia edilen kurallarının da zor özelliği taşıdığını, değişken ve kendine özgü olduğunu söylemek gerekecek. Ancak, bu kurallar toplum içinde yaşayan insanın, bireysel davranışlarında genel normlara bağlı olduğunu ifade ediyor. Bu anlamda Kant’ın kategorik imperatif’i bu normların en yüksek genellemesi. Ancak, Troçki’nin de ifade ettiği gibi bu buyruk ne koşulsuzdur ne de somut bir şey ifade eder.

 

Türkiye’de Ahlakın Sınıfsal Şekillenişi

Ahlakın mutlak ve ölümsüz ilkeleri olmadığını belirledikten sonra tekrar Türkiye’ye dönmek istiyorum. Türkiye’de yukarıda Engels’ten aktardığım türden bir ahlak listesi çıkarmak mümkündür. Bu doğrultuda, Müslüman bir feodal ahlaktan, bunun yanında modern bir burjuva ahlakından ve bir proleter ahlakından söz edilebilir. Ancak, ben Türkiye’de belirleyici olan ahlakın nasıl bir ahlak, hangi ahlak olduğu sorgulamasını iki farklı olguyu dikkate alarak yapmayı denemek istiyorum. Bu olgulardan ilki, Türkiye’de nüfusun iş alanlarındaki dağılımıdır. Bu dağılıma bakarak ahlak hakkında yeni bir tasnifin yapılıp yapılamayacağını sorgulamak istiyorum. İkinci olguysa Türkiye’de kapitalist ekonominin piyasa oluşturma tarzıdır. Burada da piyasa oluşturma tarzının ve bu tarzla kurulan piyasanın ahlakının şekillenmesinde nasıl bir etki yarattığını açıklamaya çalışacağım.

 

2004 yılı sayımına göre Türkiye’de 70 milyon 556 bin insan yaşıyor. Çalışan nüfus 22 milyonun biraz üzerinde. 2001’den beri, çalışan nüfus oranında kayda değer bir farklılaşma yok. Bu çalışan sayısının 16 milyon 23 bini erkeklerden, 5 milyon 768 bini ise kadınlardan oluşuyor. Çalışan erkeklerin 3 milyon 676 bini nitelikli tarım, hayvancılık, ormancılık ve su ürünleri alanında toplanıyor ve bu rakam toplam çalışan erkek nüfusunun yüzde 23’ünü oluşturuyor. Çalışan kadınların 2 milyon 774 bini çalışan erkeklerle aynı alanda toplanıyor. Yani çalışan kadınların yüzde 48’i nitelikli tarım, hayvancılık, avcılık, ormancılık ve su ürünleri alanında toplanıyor. Erkeklerin ikinci yoğunlukla çalıştıkları alan da zanaatkârlıkla ilgili ve tüm çalışan erkeklere oranı yüzde 16. Kadınların ikinci yoğunlaştıkları alan da nitelik gerektirmeyen işler. Bu alanda çalışan kadınların tüm çalışan kadınlara oranı yüzde 14. Nitelikli tarım, hayvancılık, avcılık, ormancılık ve su ürünleri alanında çalışanların toplam çalışan nüfusa oranı yüzde 30.

 

Bu genel tablonun yanı sıra üç alanı da aktarmanın faydalı olacağını düşünüyorum. Erkeklerde madencilik ve taşocaklarında 103 bin, imalat sanayinde 3 milyon 21 bin kişi çalışıyor. Ulaştırma, haberleşme ve depolama da önemli bir başlık. Burada da 1 milyon 38 bin insan çalışıyor. Kadınlardaysa madencilik ve taşocağı yoğunluğun çok olduğu bir alan değil kuşkusuz. Buna rağmen imalat sanayiinde 779 bin kişi çalışıyor. Ulaştırma, haberleşme ve depolamadaysa sadece 62 bin kişi çalışıyor. Kadınların ikinci büyük iş alanı sosyal hizmetler ve kişisel hizmetler alanı. Bu alanda 877 bin kadın çalışıyor. Bu çalışan nüfus dağılımlarına bakarak klasik anlamda ciddi bir proleter nüfus birikiminin olmadığı ileri sürülebilir. Ayrıca, çalışan erkek nüfusun 3 milyon 677 bini toptan ve perakende ticarette, lokantalarda ve otellerde yer alıyor. Bu alanda çalışan kadın sayısı 502 bin. Burası çalışan kadınların üçüncü büyük çalışma alanı.

 

Yine 2004 sayımına göre 49 milyon 906 bin kişi 15 yaş ile 65 yaş arasında. Yani çalışabilir nüfus. Nüfusun yüzde 26,4’ü 14 yaşın altında. Yüzde 7,1’i ise 65 yaş üzerinde. Burada muhakkak işaret edilmesi gereken bir nüfus kesimi de 18 milyon 763 bin işgücüne dâhil olmayan kadından 13 milyon 301 binini ev kadınlarının oluşturması.

 

Bir başka çarpıcı istatistik de 2000 yılı itibariyle Esnaf ve Sanatkârlar Sicili’ne kayıtlı işletmelerin 3,5 milyonu aşmış olmasıdır. Sicile kayıtlı olmayanlarla birlikte bu sayının 4 milyonun üzerinde olduğu bildiriliyor. Burada dikkate değer bir nokta var: 2002 yılında yapılan sanayi geçici işyeri sayım sonuçlarına göre 1.720.598 girişimin yüzde 94,4’ü mikro ölçeklidir. Yani 1 ile 9 arası bir çalışana sahiptir. Aynı sayım sonuçlarına göre bu girişimlerin, 10 ile 49 işçi çalıştıran işletmeler yüzde 3,1’ini, 50 ile 150 arası işçi çalıştıran işletmeler yüzde 0,4’ünü, 151 ile 250 arası işçi çalıştıran işletmeler yüzde 0,08’ini ve 251’den fazla sayıda işçi çalıştıran işletmeler de yüzde 0,11’ini oluşturmaktadır. Bu işletmelerin yüzde 46,19’la en büyük dilimini ticaret alanında faaliyet oluşturmaktadır. İmalat sektörünün oranıysa sadece yüzde 14,35’tir. Çok daha çarpıcı bir olaysa esnaf ve sanatkârların işyerlerinde bir istikrarın (stabilizasyon) olmamasıdır. Sadece 2005 yılında Esnaf ve Sanatkârlar Sicil Gazetesi’nde yayımlanan ilanlara bakarak dükkân açıp kapamada yoğun bir hareketlilik olduğunu saptamak mümkün. Buna göre 2005 yılında 196.494 tescil, 42.221 tadil ve 282.600 terkin var.

 

Şimdi, bütün bu sayıları ahlak tartışması açısından yorumlamayı deniyorum. Türkiye’de topluma nüfuz etmiş, kısmen belirleyici olma aşamasına gelmiş bir burjuva ahlakından söz etmek mümkün görünmüyor. Kuşkusuz ki, bir ahlakın egemen ahlak olması için sayısal yoğunluk tek anlamlı ölçek değildir. Bu toplumsal katmanın kurumlarıyla ve örgütleriyle toplumda yer alması gerekir. Zaten toplumsal örgütlenmelerin yaygınlık kazanması da toplumun bir gelişim aşamasına denk düşer. Bu örgütler içinde toplanan insanlar ancak bir şekilde davranmanın alışkanlıklarını edinebilirler. Türkiye’de gelişmemiş olmamasından çok dert yanılan sivil toplum örgütleri tam da bunu sağladıkları için özel bir anlam taşır. Türkiye’deki nüfusun iş alanlarına dağılımına bakarak esnafın ve el sanatlarıyla uğraşan kesimin ve ev kadınlarının toplumda kendini daha çok hissettiren ahlaksal normları belirlediğini düşünme eğilimindeyim. Bu istatistiklerde benim açımdan en çarpıcı olan, çalışan nüfusun neredeyse beşte birinin esnaf olması. Bu durumda işçi olarak çalışan insanların da önemli bir yoğunluğu esnafın denetiminde çalışıyor. Esnafın denetiminde sınırlı sayıda bir araya gelmiş işçilerin bir sınıf bilinci geliştirmesi olağanüstü zordur. Bu işçilerin yüzde 94,4 oranıyla ezici çoğunluğunun mikro ölçekli (1 ile 9 arasında işçi çalıştıranlar) işletmelerde çalıştığı akılda tutulursa, sınıf bilinci oluşturmadaki zorluk daha bir netlik kazanır. Bu olgu dahi Türkiye’deki küçük esnaf sayısının, üyesi olmak istediğimiz Avrupa Birliği ülkelerinden kat be kat fazla olduğunu gösterir. Bu kesimin temel özelliği hiçbir şey üretmiyor olmasıdır.**

 

Esnaflar önemli oranda, yaratıcı üretken etkinlikte bulunmayan bir kesimdir. Yaratıcı üretken etkinliği olmayan insanların varoluşunu idame ettirmesi de çoğu zaman küçük hesaplarla ilgilidir. Küçük esnaf başlığı altında topladığım bu kesimin temel ilkesi, en ucuza ele geçirmek ve en pahalıya satmaktır. Ticaretle uğraşanların alırken kazanmak şeklinde ifade ettikleri kuralı hatırlayalım. İlginç bir şekilde sayıları 13 milyonu aşan ev kadını da aynı ilkeyle yaşıyor. Soruna böyle bakınca ev kadınları kategorisi ile küçük esnaf kategorisi birleşiyor. Ev kadınlarının ezici çoğunluğu sınırlı bir parayla ev ekonomisini yönetmeye çalışıyor. Bu koşullar insanı onursuz bir yaşama zorluyor. Soruna böyle bakınca televizyon yarışma programlarında bir hediye için yalvaran, bir halı için takla atan zavallı kadınları anlamak mümkün oluyor. Söz konusu televizyon programlarının düzeyi ve çok izleniyor olması da bu noktada anlaşılır hale geliyor. Medya bu anlamda seviyeyi düşürmüyor, seviyeye uygun program yapıyor. Hiç kuşkusuz, yaşamı küçük hesaplar üzerinden giden bu kesim, kendine uygun bir düşünce yapısının giderek de ahlakın şekillenmesini yaratıyor.

 

Ahilik Yalanlayan Bir Örnek Olabilir mi?

Benim bu yaklaşımıma ülkemiz tarihine bakarak bir örnekle itiraz edilebilir. Esnafların sadece iş zamanını değil, bütün hayatını ahlaksal ilkelerle sıkıca belirleyen Ahilik kurumunun, tespitlerimin tersi bir duruma işaret ettiği söylenebilir. Bilindiği gibi Ahilik 13. yüzyılın ilk yarısında başlayıp 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar süren bir kurumdur. Ahilik Anadolu’da, Kırım’da ve Balkanlar’da yaşayan Türk halkın sanat ve meslek alanında yetişmelerini ve ahlaki açıdan gelişmelerini hedefleyen bir kurum. Ahilik, mensuplarına birçok ahlak ilkesine uymayı zorunlu kılıyor. Tevrat’ın on emirini neredeyse içeriyor ve ticarete de kurallar koyuyor. Örneğin, kimseyi kandırma, yanlış ölçme, eksik tartma gibi. Bir de bunun yanında ticaret etkinliğini geriletecek nitelikte kurallar var. Örnekliyorum: Dünya malına tamah etme, kanaatkâr ol, kendin muhtaç iken bile başkalarına verebilecek kadar cömert ol… Bu durumu açıklamak da çok zor değil. Ahilik ilkin Anadolu’ya göç eden Türkmen toplulukların içindeki zanaatkârların iş bulabilmesini, bunların yerli Bizanslı zanaatkârlarla rekabet edebilmesini sağlamak ihtiyacı üzerinde şekilleniyor. Bu, aynı zamanda göçmen bir halkın yeni yurt edinme ve yerleşik hayata geçme çabası. Sonradan gelenlerin bir tutunma mücadelesi verdiği ve bunun dayanışma örgütleri üzerinden sürdüğü bilinen bir durumdur. Bu tutunma çabası aynı zamanda Ahilerin saldırılarda devletin silahlı güçlerinin yanında savunma görevi üstlenen bir yapıda örgütlenmesini de sağlamıştır. Öte yandan, Ahiliğin varlığını sürdürdüğü yıllarda el emeğine dayanan atölye tipi bir üretim söz konusudur. Bir anlamda ustalık gerektiren yaratıcı etkinlik vardır. Ahiliğin temel yönelimi göçle gelmiş bir halkın tutunabilmesi ve yerli Bizanslı meslektaşlarla rekabet edebilmektir. Bu sadece iyi mal üretmekle sağlanamaz, başka niteliklerin de devrede olmasını gerektirir. Dolayısıyla, Ahilik örneği benim savunduğum tezleri zayıflatmaz, aksine, güçlendiren iyi bir örnektir. Burada da ahlak somut ilişkilerin etkisiyle şekillenmiştir.

 

Piyasa Yaratmanın Ahlak Üzerindeki Etkisi

Ayşe Buğra, regülasyon yaklaşımının gelişmekte olan ülkelerdeki kimi çözümlemelerinde tüketim faaliyetine farklı bir açıdan yaklaşıldığını hatırlatıyor. Bu çözümlemelerde çevrede ve merkezdeki farka işaret edildiğini ve bir ayırım yapmak için “çevreye özgü (periferik) Fordizm” kavramının kullanıldığını vurguluyor. Buğra, M.L. Harrison ve M. Lee’ye dayanarak merkezdeki Fordizmde İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra sanayileşmiş Batılı ülkelerde ortaya çıkan gelişmelerden birine, hane halkının tüketiminin düzenlenmesinde devletin oynadığı yaşamsal role dikkat çekiyor. Yine Buğra, A. Lipietz’in Fordizmin tarihsel ve kuramsal açıdan birbirine bağlantılı iki olguya işaret ettiği tespitini hatırlatıyor: “Birincisi, ayrı bir üretim örgütlenmesi gerektiren bir birikim tarzına; ikincisi, uygun bir kuramsal bağlam içinde, tüketimi, sanayi üretimi alanındaki durmadan artan üretkenliğe uydurmaya çalışan bir düzenleme tarzına atıfta bulunmaktadır. Çevredeki Fordizm, yalnızca doğrudan üretici etkinliğinin doğasına özgü öğelerden dolayı değil, arzla talep arasında gerekli dengeyi sağlayan toplumsal düzenleme mekanizmalarının bulunmamasından ötürü de, merkezin sahip olduğu üretken gelişme potansiyelinden yoksundur.”6 Bu ifade, merkez ve çevre ülkelerde devletin sosyoekonomik rolünün farklılık gösterdiğini belirginleştirir. Merkez ülkelerde devlet, kitle tüketim piyasalarının oluşmasında vazgeçilmez bir unsur olmuştur. Buna karşılık çevre ülkelerde bu görevi temel olarak üstlenmediği gibi yer yer de kitle tüketim piyasasının oluşmasında frenleyici unsur olmuştur.

 

Bu aşamada Karl Polanyi’nin, ilksel toplulukların ekonomik alışkanlıklarını etnografların aktardıklarına dayanarak açıkladığını hatırlamak gerekiyor. Bu topluluklarda “kazanç amacının yokluğu, ücret karşılığı çalışma ilkesinin yokluğu, çalışırken sarf edilen gayreti olabildiğince azaltma gayretinin yokluğu ve özellikle, ekonomik amaçlar üzerine kurulu ayrı ve belirli bir kurumun yokluğu. O zaman, üretim ve dağıtımın düzeni nasıl sağlanıyor?”7 Polanyi şöyle cevaplıyor: “Bu soru, iktisatla ilk elden ilişkisi olmayan iki davranış ilkesiyle yanıtlanabilir: Bu ilkeler, karşılıklılık (reciprocity) ve yeniden dağıtım (redistribution).”8 Bu alıntının arkasından Polanyi’nin söz konusu sosyoekonomik ilkeleri yalnızca küçük topluluklara ve ilkel yöntemlere özgü şeyler olarak görmediğini de eklemek gerekiyor.

 

İşte Buğra, bu arka plana dayanarak Türkiye’deki tüketici piyasasının oluşmasını irdeliyor. Buğra’nın örneği Arçelik firması. Bu örnekle netleşen Türkiye’de “karşılıklılık” ilişkisiyle kurulan bayi sistemiyle kitle tüketim piyasasının oluşturulması. Buğra’ya göre bayi sistemi, anonim bireyler arasındaki kişisel olmayan, formel değişim ilişkilerine uymayan ama güven ve sadakat temeline dayanan bir sistemdir. Kasabalara kadar yayılan bu bayiler yöre halkının güvenilir bulduğu ve üretici firmaya sadık kalacağı düşünülen küçük esnaflardan oluşmaktadır.

 

Şimdi burada beni ilgilendiren, bayi sistemi içindeki “karşılıklılığın” tam bir karşılıklı çıkar ilişkisi olduğudur. Yöresinin güvenini kazanmış küçük esnaf, bu güveni dayanıklı tüketim mallarının piyasaya rahat girmesi için üretici firmanın kullanımına sunuyor. Bir başka ifadeyle, kendisine karşı oluşmuş güveni, üretici firmanın hizmetine sunuyor. Bu anlamıyla işbirlikçi bir davranış sergiliyor. Buna karşılık üretici firma, bayisi olmuş küçük esnafa verdiği payla yöresinin zengin esnafı olmasını sağlıyor. Büyük firmalara dönüşen bir kesim bayii saymazsak, bayi sisteminin refah düzeyi daha yüksek ayrıcalıklı bir esnaf tabakası ortaya çıkarttığını söyleyebiliriz. Bu karşılıklı çıkar bağı sadakat ve güven kavramı üzerinde yükseltilerek “biz bir aileyiz” retoriğiyle neredeyse simbiyotik bir ilişkiye dönüştürülüyor. Bayilerin grev ve kriz dönemlerinde üretici firmayla dayanışması, Buğra’nın yaptığı gibi, bir sadakat gösterisi olarak okunamaz, aksine, varlık nedeninin son derece akıllıca korunma girişimidir.

 

Üretici firmanın, bayileriyle ilişkisini de katı kurallara bağlamadığı biliniyor. Bunun gibi bayinin de müşteriyle ilişkisini genelgeçer niteliği olan kurallarla değil de kimi öznel değerlendirmelerle sürdürdüğünü düşünmenin önünde bir engel yok. Bunun somut anlamı, Türkiye’de tüketim piyasasının oluşmasının herkesi bağlayan kurallar üzerinde biçimlenmediğidir. Sanayi ürünleri üzerinden yürüyen tüketim piyasasının kurallar üzerinde şekillenmemesi, zaten küçük esnafın bu özelliğiyle bilinen tüketim-piyasa ilişkisiyle aynı gibi görünüyor. Bu kuralların oluşmamasını da toplumun bütün alanlarındaki öznel, daha sert bir ifadeyle keyfi uygulamalarla ilişkilendirilmesi mümkün görünüyor. Tüketici piyasasının geleneksel küçük esnaf ilişkisinde olduğu gibi “karşılıklılık” üzerinden sürmesi alışverişte pazarlık yapmanın temellendiği nokta gibi görünüyor. Yine aynı ilişki, serbest piyasa ekonomisi denen uygulamanın, tutturduğuna satma şeklinde yorumlanmasını getiriyor.

 

Şimdi, dikkat edilirse Türkiye’de piyasanın oluşmasında devletin düzenleyici bir unsur olmadığı net bir şekilde ortaya çıkar. Bunun pratik anlamı, tüketim piyasalarının herkes için genelgeçer kurallara göre işlememesidir. Bu durumda “karşılıklılık” ilkesiyle oluşmuş tüketici piyasasının, toplumsal yaşamın her alanında yansımalara yol açacağını düşünmenin önünde bir engel yok. İnsanların içinde ilişki kurdukları piyasanın herkes için belirlenmiş kurallara dayanmaması ahlaki normların da oluşmasında bir engeldir. Türk toplumunun her işini biri üzerinden, bir ilişki bularak yapma eğilimi çoğumuzun gözlemleri arasındadır. Bunu bir başka şekilde ifade edersek, toplumsal ilişkilerin temel belirleyicisi “adamına göre muamele” olur. Bu ise bir adaletsizlik durumu yaratmakta, adalet duygusunun yaralanmasını ve dahası adalet duygusunun gelişmemesini getirmektedir. İşte, bu koşulları ifade etmenin halk bilgeliğindeki karşılığı da “gemisini yürüten kaptandır” oluyor.

 

Anadolu Sermayesi

Günümüz esnafının temel motivasyonu hiç de Ahilerinkiyle bağdaşmaz. Şimdi, esnafın asıl yönelimi, en hızlı şekilde sermaye birikimi sağlamaktır. Anadolu esnafının bir kısmı küçük işletmeleri üzerinden bir sermaye birikimi oluşturmayı başarmıştır. Anadolu kentlerinde yoğunlaşan nüfusun ihtiyaçlarını karşılayan ticari faaliyetler aracılığıyla zenginleşen bir kesim oluştu. Buna yol veren İstanbul sermayesinin ya da başka bir ifadeyle büyük burjuvazinin buraları tam bir pazar haline getirememesidir. Büyük sermaye, yukarıda belirtildiği gibi, Anadolu kentlerinde malını satmaya aracılık edecek temsilcilerle çalışmayı bir yöntem olarak seçmiştir. Bu temsilcilerin de yöre esnafı olduğu ve bunlardan bir kısmının giderek bir sermaye birikimi sağladığı ve üretime başladığı açıktır. Bu tam bir dönüşümdür ve esnafın sermaye biriktirmeye başlamasıdır. Sermaye birikimi sağlayan bu esnaf, yeni pazarlara yönelecek ve dahası, rekabet edecek güce ulaşmıştır. Bu, önemli oranda kısa bir süre içinde, özellikle seksenli yılların başından beri olagelen bir gelişmedir. Kuşkusuz, klasik seyre bakarak bu esnafın da sınıfsal yapısının değişimine bağlı olarak dünyayı algılayışının, dünya görüşünün değişmesi beklenir. Ama şu anda olan, sermaye birikimine sahip, üretime başlamış, ancak, düşünsel anlamda buna uygun dönüşümü yaşamamış bir sermayedar kesimin varlığıdır. Bu yeni kapitalist sınıfın dünya görüşü, esnaflık döneminin özellikleriyle ve feodal ahlak kırıntılarıyla doludur. Daha da önemlisi, bu sermayenin büyük sermayeyle rekabetinde din unsuru önemli bir işlevle karşımıza çıkıyor. Din, buradaki dayanışma ilişkilerini ayakta tutan temel öğe olarak işlev yükleniyor. Çarpıcı olan bir nokta da büyük sermayeyle rekabetin sürüp gitmesinin, Anadolu sermayesinin birleştirici unsur olarak daha uzun vadede dine ihtiyaç duymasını getireceğidir. İslami özelliklere sahip Anadolu sermayesi ulusal pazarın dışına açılacak güce de ulaşmıştır. Uluslararası pazarda İstanbul sermayesinin önceden yerleştiği alanlar, ki AB ülkeleri bunlar arasındadır, önemli oranda bu yeni sınıfın henüz giremediği alandır. Bu durum, Anadolu sermayesinin Sovyetler Birliği’nden doğan yeni ülkelere ve önemli oranda da Müslüman ülkelere yönelmesini getiriyor. Bu Müslüman ülkelerle ilişkide İslam dini bir kez daha işe yarıyor ve Anadolu sermayesinin bu ülkelere girmesini kolaylaştıran bir işlev üsleniyor. Örneğin İslami özellikleri belirgin olan Anadolu sermayesinin önemli temsilcilerinden Kayserili Boydak Holding’in ilk dış pazarı Suudi Arabistan, Mısır, Lübnan gibi Müslüman ülkeler. Anadolu’daki İslami sermayenin piyasa geliştirmesi Buğra’nın örnek olarak işlediği dayanıklı tüketim malları üreten Arçelik’e benzer bir tarzla işliyor. Örneğin mobilya sektöründeki İstikbal, Bellona, İpek firmaları bayiler zinciri kuruyor. Ama burada Arçelik’in bayilik verirken aradığı sadakat ve güven ölçütlerine bir yenisi ekleniyor: Dindar olma. Yine aynı firmalar, tıpkı Arçelik’in yaptığı gibi, kentleşme sürecinin yarattığı ihtiyaç mallarını üreterek piyasa geliştirme ilkesini sürdürüyor. Bu kez kentleşmenin yarattığı konutların mobilya ihtiyacını karşılayan bir üretim söz konusu oluyor.

 

Dinin, “yeşil sermaye ya da İslami sermaye” kavramıyla anılan bu kesimin işçiyle ilişkisinde de önemli bir yer tutuğunu görüyoruz. Din, artı değerin perdelenmesini sağlayan bir işlevi de yerine getiriyor. Patronunun belirleyici özelliğini dindarlık olarak gören işçi, dindar patronunun yine dini gereği kul hakkı yemeyeceğini düşünüyor. Bu sermayenin ikinci kuşak temsilcileri yurtdışında eğitim görse de klasik anlamda burjuva dünya görüşü geliştirmiyor, dini inancı ön planda olan insanlar olarak şekilleniyorlar. Anadolu sermayesinin hem oluşumunda hem de yurtdışı da dâhil olmak üzere piyasa ilişkilerinde İslam dini özsel bir rol üstleniyor. Bu, anlaşılır bir durum olmakla birlikte bir gerilim durumudur da. Üretim şeklini ve ilişkilerini klasik kapitalist tarzda sürdüren Anadolu sermayesi, buna denk düşen bir dünya görüşünü ifade etmeyip kendisinin her boyuttaki düşünsel ifadesini din üzerinden ortaya koymayı seçiyor. Bu durum İslam dininin kapitalist ilişkilere uyumlu bir yorumunun yapılmasını zorluyor. İşte bu nokta, “İslami Kalvinizm” kavramının anlam kazandığı noktadır. Kendi tinsel ve bu anlamda ahlaki şekillenmesini din ve esnaflık döneminin ilkeleriyle oluşturan, ifade eden bu yeni kapitalist sınıf, hiç kuşku yok ki, dünya algısında esnaflarla aynı yerde duruyor. Bu yeni kapitalist sınıfın siyasi temsilcisi olan AKP de asıl kitle tabanını, burada tanımlamaya çalıştığım esnafta buluyor.*** AKP’nin önder kadrolarının önemli oranda bu yeni kapitalist sınıftan geldiği, hatta başbakan dâhil birçok milletvekilinin bayi olduğu hatırlanırsa, AKP’nin temsil ettiği dünya görüşünü esnaflarla ilişkilendirmek mümkün görünüyor. Olguya böyle bakınca, örneğin, çocuğunun sünnet düğününde hediye toplamak için sandık yerleştiren sayın bakanı anlamak kolaylaşıyor.

 

Sonuç Olarak

Özetle yukarıda anlatılan esnaf ahlakının Türkiye’de belirleyici, egemen ahlak olduğunu ve ahlaksal yozlaşma olarak algılanan tablonun çoğu zaman bu ahlakın kendisi olduğunu söylemek gerekiyor. Ne yazık ki esnafın sermaye birikimiyle sınıfsal dönüşüm yaşaması da en azından kısa vadede umutlu olmamızı getirmiyor. İslami nitelikleri belirgin olan Anadolu sermayesinde gözlediğimiz, esnaflık döneminin dünya görüşünü sürdürmede çıkarı olan bir sermaye şekillenmesiyle karşı karşıya oluşumuzdur. Dünya düzeyindeki rekabet ve piyasa ilişkileri de bu kimliğin avantaj sağlamasını getirerek pekişmesine, sağlamlaşmasına yol açıyor. Bu gelişmeler de yeni kapitalist sınıfın icraatlarıyla ifadeleri arasındaki ahlaki gerilime yol açan uçurumun derinleşmesini getiriyor. Üstelik bu sermaye kesimi siyasal temsilcisini yaratacak ve bunu iktidara taşıyacak kadar yer etmiştir. Bu da tekrardan esnafa ait dünya görüşünün, daha özel olarak da ahlakın iktidarın verdiği güvenle daha sakınımsız sergilenmesini getiriyor.

 

-------------

* Proleter ahlakı ifadesinden salt olumlu bir belirleme anlaşılmamalıdır. İşçi sınıfı kendi içinde rekabet eden bir sınıftır ve burjuva ideolojisinin etkisindedir. Ancak, sınıf mücadelesinin yükseldiği dönemlerde, başka sınıflarda olmayan bir dayanışma gösterir. İşte, proleter ahlakının “geleceği temsil” eden ahlak olmasının özü de burada aranmalıdır.

** İstatistikler için bakınız, VIII. Beş Yıllık Kalkınma Planı, 2001-2005.

*** Bu makale bittikten sonra AKP tarafından yapılan bir anket parti yöneticilerinin büyük çoğunluğunun esnaf olduğunu gösterdi. Bu ankete göre parti teşkilat yöneticilerinin yüzde 26,4’ü esnaf, yüzde 11,4 serbest meslek, yüzde 8,7’si sanayici ve işletmeci, yüzde 6,5’i avukat.

 

Kaynakça

1 Ross Poole, Ahlak ve Modernlik, Çeviren M. Küçük, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1990, s. 12.

2 Karl Marx, Yahudi Meselesi, Çeviren Niyazi Berkes, Sol Yayınları, Ankara, 1968, s. 18.

3 Friedrich Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Çeviren Kenan Somer, Sol Yayınları, Ankara, 1978, s. 164.

4 A.g.e., s. 176.

5 Lev Troçki, Onların Ahlakı Bizim Ahlakımız, Çeviren S. Canpolat, Özne Yayınları, İstanbul, 2000, s. 17.

6 Ayşe Buğra, Devlet-Piyasa Karşıtlığının Ötesinde, İletişim Yayınları, İstanbul, 2000, s. 66.

7 Karl Polanyi, Büyük Dönüşüm, Çeviren Ayşe Buğra, İletişim Yayınları, İstanbul, 2006, s. 90.

8 A.g.e., s. 90.

 

- - - - - - - 

Kaynak: Sinan Özbek, 2011. “Esnaf Ahlakı ya da Türkiye’de Belirleyici Ahlak”, Pratik Felsefe Yazıları - Savaş, Namus Cinayeti, Ahlak, Ölüm, Asimilasyon, İktidar, İstanbul: Notos Kitap Yayınevi, sf: 50-68.

 

 Dikkat: Sunumla ilgili bilgiler aşağıdaki gibidir.

Prof.Dr. Sinan ÖZBEK

Kocaeli Üniversitesi Felsefe Bölümü Başkanı

23 Ocak 2016, Saat: 17:00

- - - - - - -

Etkinliğin adı:
FELSEFE KONFERANSLARI, 2015-2016 SERİSİ

Adres:
Ördekli Kültür Merkezi / Osmangazi / Bursa

Tarih:
 19Aralık 2015 – 21 Mayıs 2016

Düzenleyenler:
Uludağ Üniversitesi Felsefe Bölümü
Felsefe Gazetesi

Destekleyenler:
Bursa Büyükşehir Belediyesi
Bursa Nilüfer Belediyesi
Bursa Osmangazi Belediyesi
Uludağ Felsefe Derneği
Bursa Felsefe Kulübü
Sentez Yayıncılık
Uludağ Üniversitesi

Ses ve Kurgu:
Artum DİNÇ

YORUMLAR (0)

BENZER QONULAR (12)

tümü ›