· Birleşik Avrupa’da Balkan ve Baltık Ülkeleri: Tarih, Din ve Kültür
· Taksi
· Karşıtların Biraradalığı
· Süreğen Akademik Çalışmalar
· Hava Durumu
· Bileze Rehmet
· Kurt Söylencesi
· Türk Dizileri
· Vilnius Üniversitesi
· Vilnius Eski Şehir Semti
· Yabancı Dil
· Cumhurbaşkanlığı İşyeri
· Oyuncaklarla Direniş
Litvanya Tarih Enstitüsü’nün ev sahipliğinde 9-11 Ekim 17’de Litvanya’nın başkenti Vilnius’ta “Birleşik Avrupa’da Balkan ve Baltık Ülkeleri: Tarih, Din ve Kültür” başlıklı uluslararası konferans gerçekleştirildi.

Üç gün süren uluslararası konferansta Litvanya Cumhuriyeti’nin yanısıra Finlandiya Cumhuriyeti, Estonya Cumhuriyeti, Letonya Cumhuriyeti, Rusya Federasyonu, Birleşik Krallık, Tataristan Cumhuriyeti, Romanya, Bulgaristan Cumhuriyeti ve ilk defa olarak Türkiye Cumhuriyeti’nden katılan akademisyenler hazırladıkları sunumlarını sundular. Programda adları kayıtlı olan, ama katılamayan kimi kişiler de vardı.

Bir-iki küçük değişiklik sayılmazsa, oturumlar programda belirlenmiş akışa göre düzenlendi. Sunumların kahir çoğunluğu veriye dayalı görgül araştırmalardan oluşmaktaydı. Konferansa sunucu olarak katılanların dışında bir-iki kişi hariç dışardan katılan dinleyici yoktu. Bir-iki sunum hariç neredeyse tüm sunumlarda dinleyiciler soru sorarak ya da ek bilgilerini paylaşarak katkıda bulundular.

Ses veya görüntü kaydı yoktu. Bu da konferansın bir eksiği olarak görünebilir. Sunumların tam metinleri Şubat 2018’e dek toplanıp basılacaktır. Enstitü binası çok görkemli olmasa da kendi çapında bilimsel çalışmalar için yeterli görünüyordu. Binadaki fiziki ve sosyal çevre, disiplinli çalışma havası hissettiriyordu.

Konferansların ikinci günü (10 Ekim 2017) Nemėžis Tatar köyü ziyaretinden döndükten sonra Litvanya Tarih Enstitüsü kapısının önünde ardımızdan gelecek diğer katılımcıları beklerken oradakilerle sohbet ediyorduk. Žilvytis Šaknys (Litvanya Tarih Enstitüsü Müdürü) çevredeki binaları anlatıyordu.
Žilvytis, enstitünün bulunduğu sokağın karşısında sağ çaprazda yer alan yüksek duvarlar içinde bir binalar toplusunu göstererek, “burası Vilnius Cezaevi’dir. Müebbet ve ağır hapis cezalarına çarptırılmış mahkûmlar burada saklanıyor. Litvanya AB’ye girdikten sonra ceza yasaları yumuşatılarak değiştirildi. Örneğin mahkûmlara elektrikli sandalye ile işkence uygulaması kalktı”, dedi.

07.10.2017’de Vilnius Havaalanı’ndan kalacağımız eve giderken taksi kirası 7 € tuttu. Oysa 8 gün sonra evden havaalanına dönerken 15 € tuttu. İki kattan fazla olan aradaki farkın nedeni ise, havaalanına getiren taksi şoförünün dediğine göre “farklı taksi fiyatlandırmaları varmış”. Gezebildiğimiz kadarıyla Vilnius’un caddeleri pek geniş değil, ama yoğun trafiğe de rastlamadık. Caddelerdeki arabaların çoğu lüks ve yeni model arabalardı. Sürücüler, trafik kurallarına uysalar da yine de genellikle sakin değil hızlı sürüyorlardı.




Toplu taşıma araçları ve duraklarda bekleyen yolcular pek de az değildi. Yağmurlu havada cadde çukurlarında birikmiş suları yayalar üzerine sıçratmaktan kaçınmayan sürücüler de gözden kaçmıyordu. Kaldığımız evin üzerinde bulunduğu caddeden geçecek arabaların yolunu sıkıştıracak biçimde özensizce park edilmiş arabalar gördüm. Son gece sabaha karşı saat 4 ile 5 arası yine kaldığımız evin bulunduğu cadde kenarına park etmiş bir arabaya yoldan geçen bir arabanın sert bir biçimde çarpmasının sesine uyandım. Düz ve açık yolda gereksiz bir kazaydı.











13.10.2017 Cuma günü Vildane ile birlikte Gedimino caddesinde yürürken arkamızda kalan Vilnius Katedrali’nin önünden davullu zurnalı ilahiler söyleyen sesler duyduk. Gözlerimizi çevirip sesin geldiği yöne bakınca, önceki gün Vilnius Üniversitesinde gördüğümüz Hristiyanlık öncesi Eski İnançlar’a inanan turuncu giyimli bir grup genci tekrar gördük. Her yıl bu zamanlar inançsal ilahilerini hem kapalı hem de açık alanlarda söyler bir anlamda da propagandalarını yapmış olurlar. Caddenin bir tarafında biz diğer tarafından da onlar çevredekilere el sallayıp ilahilerini söyleyerek 6 ila 7 yüz metre koşut bir yönde yürüdük. Bir ara kaldırımdan geçen 35-40 yaşlarında bir erkekle konuştuklarını gördük. Olasılıkla yoldan geçen kişi onlara soru sormuş, onlar da yanıtlıyorlardı.

Gedimino kentin işlek caddelerinden biri sayılır. Pahalı restoran, mağaza ve binaların bulunduğu ve lüks arabaların geçtiği bir caddedir. 5 ile 10 santigrat derece arasında değişen ve bize göre soğuk sayılan kapalı bir hava durumunda cadde boyunca yürüyorduk. Pahalı bir bina ve mağazanın önünde kaldırımda diz çökmüş, uzun saçlı ve sakallı genç bir erkek dilencilik yapıyordu. Kaldırımda yürüyenlerin gözleri, yanı başlarında dilencilik yapan bu gence değil, caddenin karşı tarafında Eski İnançlara ait ilahiler söyleyen karınları tok, keyifleri yerinde ve özgün turunculu giyimli gençlere bakıyordu.

İki gün önce aynı cadde ve aynı kaldırımda fakat ters yönde yürürken kaldırım kenarında bulunan çöp kutularına elini sokup karıştırarak bir şeyler arayan 55-60 yaşlarında bir kadını gördük. Bir elinde torbasını tutup çöp kutularını karıştıran kadın 100 metre kadar önümüzde yürüdü, bu mesafede karıştırdığı hiçbir çöp kutusunda aradığını bulamadı. Fakat elinde tuttuğu torbasında bir iki şey vardı.

Dünkü gün Dominikonai (Dominikonų) sokağında yürümüştük. Kafe, restoran, bar, meyhane, kilise ve hediyelik eşya satan dükkân ve tezgâhların bulunduğu, taş döşemeli, kentin eski mahallelerinde bulunan ve gezicilerin uğrağı bir sokak. Sokakta Cozy içkili restoran (daha çok meyhaneye benziyordu) ile Tanrının Amanlı Tapınağı (Dievo Gailestingumo Šventovė) kilisesi birbirlerine bitişik bir biçimde yan yana duruyorlar. Buradan birkaç kez geçtik. Kiliseye girenlerin sayısı meyhaneye girenlerden çoktu. Kilisenin içine girip baktığımızda hemen girişte astanada bir anne çocuğuyla birlikte mum yakıyor ve bağış/ dilek kumbarasına para atıyorlardı. İçeride sıralara oturmuş dua edip af dileyenler de vardı. Sırada oturmayıp yere diz çöken başını oldukça önüne eğip dua eden genç bir kız da vardı aralarında. İçeride dua edenlerin çoğu kadındı.



09.10.2017 Pazartesi günü başlayacak olan konferanstan bir gün önce, kaldığımız adresten Litvanya Tarih Enstitüsü’ne gideceğimiz yolu keşfetmek için yürüyüşe çıktık. Arada, yürüyerek 15-20 dakikalık bir mesafe vardı. Yolun bir kısmı da Gedimino caddesinden geçiyordu. Caddenin üzerinde önüne çiçekler bırakılmış Sovyet İşgalinin Mağdurları Anıtı vardı. Çiçeklere sarılı Litvanya ve Polonya bayrakları da gözden kaçmayacak simgesel temsiller içindeydi.






Sovyet İşgalinin Mağdurları Anıtı ve Soykırım Mağdurları Müzesi'nin hemen karşısında bannerler üzerine basılı açık alan uluslararası fotoğraf yarışması sergisi vardı. Görebildiğimiz kadarıyla Litvanya, Rusya, İran ve Gürcistan’dan katılan fotoğrafçılar vardı. Sergide değişik dönemlere ait değişik olay ve süreçleri anlatan resimler sergilenmekteydi. Onlardan bazıları:
_ St. Petersburglu belgeselci ve sosyolog Mary Gelman’in fotoğrafları,birlikte yaşadıkları erkekler tarafından uygulanan şiddete maruz kalmış Rus kadınlarının öykülerini sergiliyordu.




_ Moskova’dan katılan Ramil Sitdikov’kiler “Avrupa’nın Kıyılarında” başlıklı fotoğraf toplusuyla sayıca yetersiz polis personeli nedeniyle Moskova etrafındaki yollarda ortaya çıkan denetimsizliklerden kaynaklanan trafik kazaları, cinayet ve uyuşturucu kaçakçılığı suçlarına kurban gidenleri konu ediniyor.


_ Tahran’dan katılan Arash Khamooshi ise 1980-1988 yılları arasında yaşanmış İran-Irak savaşı sırasında sınır bölgelerine döşenmiş mayın alanlarından temizlenmemiş mayınların bölge insanına yönelik yarattığı sıkıntılara dikkat çekmek istemişti.


_ Rusların Avrupa Hareketi grubu adına sergilenen fotoğraflar genellikle Rusya Federasyonu’ndaki muhalif eylemcilere karşı uygulanan polis şiddetini sergiliyordu. Fotoğrafların yanında Rus Bilimler Akademisi'nin Sosyoloji Enstitüsü'nün araştırma sonuçları da veriliyordu, buna göre: "Rusya'da her beş kişiden biri polisin yasadışı şiddetine maruz kalıyor". Ayrıca "Rusya'da son 10 yılda 60 gazeteci öldürülmüş. Bu ölümlerin %90'ı soruşturulmamış." vs.


_Gürcistan’dan katılan Dina Oganova “Donmuş Dalgalar” başlıklı fotoğraf toplusuyla Gürcistan’da Kız Kaçırma geleneğini eleştirel bir yaklaşımla ele almış ve kınamıştı.

Sermaye piyasasını ele geçirme ve politik etki yaratma uğruna Polonya, Rusya Federasyonu, Almanya Federal Cumhuriyeti ve ABD’nin ülke üzerindeki sıkı rekabetinin görünümleri gündelik yaşamda kullanılan şeyler üzerinden rahatlıkla okunabilir. Amerikan markalı giyim ve yemek yerleri, Alman markalı arabalar, İtalyan ayakkabısı ve mutfağı, Rusya Drama Tiyatrosu’ndaki Vilnius 2017 Caz Festivali, orta yaş üstündekiler arasında yabancı dilin Rusça, gençler arasında İngilizce olması, NATO, Polonyalılar topluluğu vb. gibi örnekler, siyasetin kapalı kapıları ardında yaşanan çekişmelerden dışa vuran ipuçlarıydı.











Ülke nüfusunun ve doğal kaynakların az olmasına karşın kişi başına düşen akademik/ bilimsel üretim ve birikim Türkiye ve İran’a oranla açık ara yüksek düzeyde olduğu gözle görülür düzeydeydi. Kayıt altına alma, denetim, süreklilik ve tek bir alana adanmışlık durumu açık bir biçimde kendini gösteriyordu. Dolayısıyla işbölümü, düzenlilik ve süreklilik sistemli bir biçimde epeyce yüksek oranda tıkır tıkır işliyor görünüyordu.
Vilnius’ta toplam 8 gün kaldık. Güneşin yüzünü göremedik. Sağanak yağmur kısa aralıklarla gece gündüz yağıyordu. Gecelerle gündüzler arası sıcaklık derecesi çok farklı değildi. Vilnius’ta bulunduğumuz sürece sıcaklık dereceleri en düşük 5°C, en yüksek 15°C civarındaydı. Nem oranı %70'lerde ve rüzgâr yaklaşık 25-35 km/s arasında esiyordu.

Konferansın ikinci günü öğlen çağı Vilnius’un yakın çevresinde bulunan Tatar köyü Nemėžis’e gittik. Nemėžis adı nedense bilincimdeki Nemişli adını bana çağrıştırdı. Geziye katılanların daha önceden kişi başına 15 € konferans örgütleyicilerine ödemiş olmaları gerekirdi. Geziye katılanları köye götüren taksiler köyün mezarlığında yolcuları indirip gittiler. En az bir hektar büyüklüğünde bir mezarlığın içinde bazı mezar taşlarının üzerindeki Ayyıldız simgeleri ve Arapça yazılı Kuran ayetleri dikkat çekiyordu. Mezarlığın girişinde küçük bir cami, sağ tarafında ise Tatar Kültür Evi bulunuyordu.




.jpg)




Tatar imam, caminin içini ziyaret eden gezicilere caminin fiziki yapısını, içinde bulunan simgelerin anlam ve işlevlerini, defin törenini, İslam’da kadın-erkek ilişkilerini, cihat emrini, yardımlaşma vb. gibi konuları anlattı. Çoğu Hristiyan gezicilerin merak ettikleri soruları yanıtladı. Sorular ve İmamın yanıtları kısaca şöyleydi:
1. Gezicilerden biri mihraba işaret ederek bu nedir, diye soruyor. İmam yanıtlıyor: “mihrabın yönü Mekke’de bulunan Kâbe’ye doğrudur. Çünkü Müslümanların inancına göre orası Tanrının Evi’dir”.
2. Namazı kıldıran imam nasıl belirlenir? İmamın yanıtı: “Namazı kıldıran imam, namaz kılacaklar arasından dini vecibeleri en iyi bilen kişi olur”. İmam ekliyor: “demokratik yolla seçilir, çünkü İslam demokratik bir dindir”.
3. Aşk meseleleri nasıl? Yani bir kız bir erkeği ya da bir erkek bir kızı severse nasıl ilişki kurabilirler? İmam gülümseyerek yanıtlıyor: “ikisinin de rızası şarttır. İkisi de istiyorsa evlenirler. İslam’da zorlama yoktur”.
4. İslam’da kadın-erkek ilişkileri ve erkeklerin çokeşlilik hakkı ile ilgili soru soruluyor. İmamın gülümseyerek yanıtı: “İslam geldiğinde kadınları özgürleştiriyor. Onlara daha önce tanınmamış hakları tanıyor. Erkekler için birden fazla eş edinme meselesi birincisi erkeğin gelirinin yüksek olması, yani ekonomik olarak kadının geçimini sağlaması, ikincisi ise mevcut eşi ya da eşlerinin olurunu almasıdır”.
İslam’da cihat emri ile ilgi imamın açıklaması şöyleydi: “cihat şeytana karşı yapılır, içimiz ve dışımızdaki şeytan. Yani Tanrının buyurduklarına karşı bizleri tahrik eden nefsani isteklere karşı yapılır cihat. Yoksa al bombayı git masum insanları oldur, bunun cihatla hiçbir ilişkisi yoktur”.


Tatar mezarlığında bulunan caminin 50 metre uzaklığında çatı katı ile birlikte iki katlı Tatar Kültür Evi binası bulunuyordu. Giriş kapısının bulunduğu duvarın eni yaklaşık 10 metre, yan duvarın boyu ise yaklaşık 20 metre uzunluğundaydı. Binanın önünde dört farklı bayrak yan yana dalgalanmaktaydı: Litvanya, AB, Tataristan Cumhuriyeti ve diğerlerinden yaklaşık 30 cm yüksek duran Litvanya Tatarları bayrağı.



Binaya girişte astana bölümü içinde askı, koltuklar, kadın ve erkekler için ayrı tuvaletler bulunmaktaydı. Astanadan sonra büyük salona açılan kapıdan içeri giriliyordu. Büyük salona girişin hemen sol tarafında iki masa ve üzerlerinde çoğunlukla Kazan Tatarlarının yayımladığı çeşitli dergi, tanıtım kitapçıkları ve kitaplar seriliydi. Giriş kapısının hemen sağında bir masa üzerinde eski tüp lambalı bir televizyon ve yanı başındaki masanın üstünde çocuk dergileri seriliydi. Bu iki masanın yaslandığı duvara asılı bir takvim ve takvimin üzerinde Tatar tarihine ait bir resim. Takvimin yaklaşık 60 cm yukarısında yine duvara asılı çerçeveli bir Kâbe resmi vardı.






Büyük salona giriş kapısının sağ tarafında bulunan bu iki masayı geçtikten sonra ambar olarak kullanılan odaya açılan bir kapı vardı. Kapıyı geçince büyük salonun köşesinden başlayıp içeriye doğru uzanan yaklaşık 4 metre uzunluğunda olan ayrı bir masanın üzerine kitap, gazete, dergi, ödül onurlukları ve en köşe ucunda ise 50 cm yüksekliğinde bir satranç şahı bulunmaktaydı. Uzun masanın yaslandığı duvardaki pencere içinde altı ayrı ödül onurluğu ve kupası sergileniyordu.


Masa üstünde göze çarpan kimi gazete, kitap ve dergi adları şöyleydi:
-- Tatar Halkının Tarihi (Rusça kitap),
-- Nemėžis Tatar Topluluğunun Konuk Defteri,
-- Akidem (Rusça kitap),
-- İbadetim (Rusça kitap),
-- Kuran (Arapça-İngilizce),
-- Kurban Bayramı,
-- Tatar Halk Yaratıcılığı: Bulmacalar (Rusça kitap),
-- Tatar Halk Müziği (Litvanca),
-- Tatar Tarihi (Tatar Türkçesi, İngilizce ve Rusça),
-- Tatar Yemeklerinin Tadı Nedir Öyle? (Litvanca Dosya poşeti içinde A4 kağıtı ölçüsünde renkli basılmış yapraklar),
-- Kitap (Litvanca-Rusça),
-- Litvanya’da Türklerin Tarih ve Kültürü (Litvanca, İngilizce ve Rusça),
-- Litvanya Tatarları: Şimdileri ve 600 Yıllık Tarihleri (Litvanca-İngilizce),
-- 15 Temmuz Darbe Girişimi ve Paralel Devlet Yapısı (İngilizce),
-- Türkiye’de 15 Temmuz Darbe Girişimi ve Halkın Zaferi (İngilizce),
-- Tatar Ruhu (Tatar Türkçesinde gazete),
-- Halkım Benim (Tatar Türkçesinde gazete).




.jpg)








Büyük salonun giriş kapısından bakınca karşıdaki duvarın sağ köşesinde mutfağa, sol köşesinde ise adı konmamış bir odaya açılan iki kapı vardı. İki kapının tam ortasında duvara, kalın büyük boyut harflerle Arapça Allah ve daha ince ve küçük harflerle Kuran ayetlerinin yazılı olduğu çerçeveli bir halı asılıydı. Bu halı tablonun iki yanına 30-40 cm uzaklığında yine çerçeve içinde Arapça Kuran ayetleri yazılı tablolar asılıydı. Sağ ve sol yan duvarlarda geniş pencereler iç mekânı aydınlatıyordu. Mutfakta iki Tatar kadını yemek pişirip sunuyorlardı. Tabak, kâse, bıçak, çatal, kaşık ve diğer malzemeler L biçimindeki yemek masasının üzerinde önceden diziliydi.

Öğlen yemeği büyük salona giriş kapısından bakınca karşıda sol köşeye L biçiminde yan-yana dizilmiş masalarda verilecekti. Yemekler Tatar mutfağına özgü yemeklerdi. Önce Tatar Şorbası, ardından soğanlı kıyma böreği, sonra Tatar Pilavı içine doğranmış havuç ve kuşbaşı kırmızı et ve üzerinde kabuklu pişmiş bütün sarımsaklar, ardından hamura bürünmüş kıyma köfteler (Türkiye’deki mantının 10-15 kat büyüğü gibi), sonra lahana sarması, son olarak da acı ile tatlının bir arada bulunduğu keke benzer bir tatlı sunuldu. Çaydanlıktaki çay yemeğin başından sonuna masa üstünde elden ele dolaşıyordu, ben hiç içmedim.






Yemek yerken yaklaşık 45 dakika boyunca 50 yaşlarında Tatar asıllı Tairas Kuznecovas, Litvanya Tatarlarının tarihini, geleneklerini, kahramanlarını ve Litvanya kralları ve halkıyla olan ilişkilerini, yerleşim yerlerini, inançlarını, yemek kültürleri vb. anlattı.

Çorba dağıtılırken sağ tarafımda oturan Vildane heyecanlanarak “aa çorba” diye seslendi. Onun da sağında oturan bir bayan “evet çorba” diye tepki verdi. Sonra kendisi ile orada tanıştık: Vilnius Üniversitesi Dilbilim Fakültesi Doç. Dr. Galina Mişkiniene. Galina aynı zamanda Dilbilim Fakültesi'nde bulunan Türkçe öğrenim derslerine de hoca olarak giriyor. Tanıştığımıza çok sevindik. İki gün sonra bize Vilnius Üniversitesi’ni gezdireceğine söz verdi. Bu arada içtiğimiz çorba Tebriz’de anamın pişirdiği çorbalardan birinin neredeyse aynısıydı.

İstanbul Havaalanı'ndan Vilnius’a uçmadan önce, birini Žilvytis Šaknys (Litvanya Tarih Enstitüsü Müdürü), birini de Doç. Dr. Mila Maeva (Bulgar Bilimler Akademisi Etnografya Müzesi ve Folklor Araştırmaları Enstitüsü çalışanı), ikisini de ziyaret sırasında uygun bulacağımız Tatar topluluğu mensuplarına vermek amacıyla dört tane olmak üzere hediyelik bazı şeyler aldık. Nemėžis ziyareti sırasında birini Türkçe (TUR) bilen caminin imamına, diğerini de yemek sırasında Litvanya Tatarlarını Rusça anlatan Tairas Kuznecovas’a verdik. Hediyemizi aldıktan sonra Rusça bir şeyler söyledi. Vildane çevirip bana da anlattı. Son söz olarak “bileze[1] rehmet[2]” dedi. Doğru mu işittim diye heyecanla bir daha yinelemesini rica ettim. “Bileze rehmet” dedi. “Bilesi/ kendisi”, “bilesine/ kendisine”, “bilevi/ kendini” gibi dönüşlülük adılları Tebriz’de çocukluk yıllarımda duyduğum, kullandığım ve bildiğim sözcüklerdi. Üniversite yıllarımda Ankara’da yurtta tanıştığım Erbil Türkleri de aynı anlamda kullanıyorlardı bu adılı.
Nemėžis’te yaşadığım en heyecanlı ânım, “bileze rehemt” ifadesini duyduğum andı. Nemėžis’te yaşadığım en üzüntülü anlarım; ne mutfakta çalışan Tatar kadınların, ne imamın, ne Litvanya Tatarlarını anlatan Tairas Kuznecovas’ın ne de Litvanya’da bulunan yerli hiçbir Tatarın Türkçe (TAT) bilmediğini öğrendiğim anlar oldu. Kültürün temel direği –dil– çökmüş. Litvanya’da Tatar-Türk kültürünün yok olmaya direnen kimi ögeleri: Tatar Türklerinin fiziki özellikleri, inandıkları din, kutlayabildikleri kadarıyla dini bayram ve törenleri, kimi yemek ve giysileri, belki de birkaç Türkü, kendilerini Tatar olarak görmeleri.
Cami imamına sormuştum: “Litvanya yasalarında Tatarların kendi dil ve tarihlerini öğrenmeye veya kendi dillerinde okul açmalarını engelleyecek herhangi bir yasaklama var mıdır?" diye, "Hayır, yok” demişti. Galina’ya sordum: “Litvanya Tatarları arasında Türkçeyi (TAT) yeniden canlandırmak olanaklı mıdır?" diye, "Hayır, değil” dedi. “Sayımız az ve nüfus olarak dağınığız. Diğer nedenlerin yanısıra en önemlisi bu”, diye ekledi. Tatarlar aynı zamanda Litvanya’nın Koruyucuları lakabını da taşımaktadırlar.




Beşinci günümüzdü, şehrin eski mahalleleri arasında bulunan ve gezicilerin uğrağı olan Pilies caddesinde etrafa bakınarak yürüyorduk. Önümüze gelen ilk hediyelik eşya dükkânına girdik. Vildane annesine Vilnius’a özel küçük bir şeyler almak istiyordu.
Dükkânda günümüzde kullanımı yaygınlaşan buzdolabı kapısına yapıştırılan 7-8 cm çapında ahşaptan yapılmış mıknatıslı hediyelikler de satılıyordu. İçlerinden biri dikkatimizi çekti: hilal içinde başını yukarı kaldırmış uluyan kurt. Tıpkı Türkiye’de ülkücülerin simgesi gibi. Çeşitli cins ve ölçülerde üretilmiş türleri satılmaktaydı.
Satıcılara ne anlama geldiğini ya da neyi simgelediğini sorduk. Sorumuzu yanıtlamak için ne Rusça, ne de İngilizceleri yeterli değildi. Satıcılardan biri küçük bir kutunun içinden, simgenin öyküsünü anlatan bir kağıdı bize uzattı. Bir tarafında sanırım Rusça, diğer tarafında İngilizce olarak simgeye ilişkin açıklama yazıyordu. 12 Avro ödedik, iki tane aldık.

100 metre ileride bir tezgâhçıda aynılarını görüp fiyatını sorduk, bu defa tanesi sadece 2,5 avroydu. 10 avro ödeyip 4 tane daha aldık. Simgenin açıklaması:
Vilnius’un Kuruluş Söylencesi
Bir gün Litvanya’nın Büyük Dükü[3] Gediminas av avlamak için kendi başkenti Trakai’nin 10 ağaç (mil) ötesine gider. Avlama başarılı olmuştu. Dük büyük bir boğayı avlayıp öldürmüştü.
Trakai’ye dönmek için çok geç olmuştu, Büyük Dük Gediminas Šventaragis vadisinde durur ve geceyi orada geçirir. Uyurken rüyasında, dağın başında yüksek sesle uluyan demir renkli büyük bir kurt görür, kurt öyle uluyor ki, sanki Dükün içinde binlerce kurt ses sese vermiş birden uluyor.
Gediminas uykusundan uyanır, tuhaf rüyasında gördüklerini başrahibi Lizdeika’ya olduğu gibi aktarır. Lizdeika, “Büyük Dük, demir kurt büyük başkentin burada kurulacağı anlamına gelir, kurdun uluması ise burada kurulacak başkentin sesinin tüm dünyada işitileceği anlamına gelir” der.
Ertesi gün Büyük Dük Gediminas, birisi Šventaragis vadisi diğeri oraya en yakın tepenin üzerine olmak üzere iki kalenin dikilmesi için halkı seferber eder. O, dikilen bu kalelere Vinius adını verir.
Kurdun Simgesel Anlamı
"Kurtlar bizim kültürümüzde oldukça yanlış anlaşılmış hayvanlardır. Acımasız olduklarıyla anılırlar. Aslında kurtlar birarada yaşamayı seven, zeki ve sevecen hayvanlardır. Onlar soyguncu öldürenler değil, gururlu avcılardır.
Kurtlar açık düşmanlık ve dövüşlerden çekinir ve diplomasiyi (ilişkide incelikli/ ustaca davranmayı) tercih ederler. Bu onların korkak olmalarından değil, zeki olmalarından kaynaklanır.
Fiziki dövüşte kurdu yenmek çok zordur. Kurt cesur, dayanıklı ve güçlüdür. Artı, bir kurt ailesi ve sadık arkadaşlar ağını korur. Her ne kadar bir kurdun tek başına kalmaya fiziki gücü ve bilgisi yetse de, sürüler halinde yaşamakla, kurtlar birlikte ve toplu yaşamanın önemini gösterirler. Kurtlar oldukça toplulukçu hayvanlardır.
Kurtlar bireyciliği sürdürürken güçlü bir birliktelik anlayışı taşırlar. Sürüleri oldukça örgütlü olsa da, gerçekten özgür ruhlu hayvanlardır. Kurtlar bize tek başına ve birlikte olma dengesini tutturmayı öğretirler.
Kurtlar özgürlük ruhunu temsil ederler, onlar bireysel özgürlüğe iye olmanın sorumluluk üstlenmeyi gerektirdiğini bilirler. Kurt karşıtların birliğini temsil eder."








Konferansın ikinci günüydü, Nemėžis’ten Litvanya Tarih Enstitüsü’ne döndük. Bulgaristan takımı ile Gedimino Caddesi üzerinde yerleşen bir kafeye oturduk. İki Letonyalı akademisyen de sonradan bize katıldılar. Herkes kendi içeceğini alıp sandalyesine oturdu. Sohbete giriş için havadan sudan kırıntı soru ve cevaplar karşılıklı olarak mübadele edildi.
Sağımda oturan Bulgaristan takımından birisi sağında oturan arkadaşını göstererek “Türk sanatçıları seviyor, özellikle Kıvanç Tatlıtuğ’u” dedi. “Tanımıyorum” dedim. Vildane, “Artum televizyon dizilerini izlemez, ancak politik gündemi takip eder” diye sohbete katıldı . Kıvanç Tatlıtuğ’un hayranı olan kız, cep telefonunu bana çevirip Kıvanç’ın fotoğrafını gösterdi bana ve “budur” dedi. Ardından Beren Saat fotoğrafını da bulup telefonunu bana ve Vildane’ye göstererek onu da beğendiğini söyledi.
Bulgaristan takımından diğer birisi, kızın hayranlık duyduğu Türk sanatçıyı “kim o” diye sordu. Kız ona ve beraber oturduğumuz diğer arkadaşlara da Kıvanç’ın fotoğrafını gösterdi, onlar da kızın seçimini beğenircesine yüksek bir ses tonuyla "Ooo" dediler. Konuşma ilerledikçe kız, Kıvanç Tatlıtuğ’u gerçekten sevdiğini söyleyerek telefonundaki fotoğrafını tekrar gösterip şöyle dedi: “baksanıza ne kadar da çekici bir erkek” vs.
Bir hafta sonra Sofya'ya gidecektik ve laf açıldı sorduk "Sofya’ya geldiğimizde hediye olarak pişmaniye ister misiniz?" diye, çünkü pişmaniyeyi çok seviyorlar, ama gülümseyerek “Pişmaniye değil, Kıvanç’ı getirin” dedi. "Onu getiremezseniz, bolca pişmaniye isterim" dedi. Sonra Balkanlarda Türk dizilerinin nasıl bir ilgiyle izlenildiği konuşuldu. Kimi gözlem ve tanıklıklar örnek verilerek paylaşıldı. İçlerinden biri, “sadece Balkanlarda değil Baltık ülkelerinde de Türk dizileri yoğun ilgiyle izleniyor” dedi. Bu konu, konferansın son gününde katılımcılar içinden gönüllü katılımla düzenlenen akşam yemeğinde de konuşuldu.




Vilnius’te bulunuşumuzun altıncı gününde, daha önce kararlaştırdığımız gibi Galina’yla görüşmek için Vilnius Üniversitesi’nin eski yerleşkesi Dilbilim Fakültesi’nin önüne gittik. Fakülteye giriş kapısına bitişik bir odada bekçi bir kadın vardı. Bize yaklaşıp “misafir misiniz?” diye sordu. “Evet” dedik. Galina’nın gelmesini bekledik.



Saat 15:10’da Galina geldi ve üniversite gezimizi rektörlüğün bulunduğu binaya girerek başladık. Galina sırasıyla yer katında bulunan üniversite kütüphanesinin P. Smuglewicz Salonu’nu, birinci katta bulunan öğrenci çalışma salonunu, ikinci katta bulunan öğretim üyelerinin çalışma salonunu, eskiden gözlemevi olarak kullanılan fakat şimdilerde öğretim üyelerinin çalışma salonu olarak kullanılan Ak Salon’u, rektörlük binasının kulesini, Gözlemevi Avlusu’nu, Büyük Avlu’yu, Aziz John Kilisesi, M. K. Sarbievius Avlusu’nu ve kendi çalıştığı Türk Dili Merkezi’ni bize göstererek ilgili bazı bilgiler verdi.


















Galina, Vilnius Üniversitesi’nde bizi gezdirirken geçtiğimiz yerleri ve bazı ek bilgileri şöyle anlattı: Vilnius Üniversitesi’nin eski yerleşkesinde tarih, dilbilim ve felsefe fakülteleri bulunmaktadır. Yaklaşık 440 yıllık tarihi geçmişiyle[4] Avrupa’nın en eski üniversitelerinden biridir. Kütüphanede birçok elyazması kitaba ek olarak, yaklaşık 2,5 milyon kitap ve dergi bulunmaktadır. Yerleşkenin toplam 13 tane avlusu vardır.


Kütüphanenin 17. yüzyılda yapılmış P. Smuglewicz Salonu’na götürürken bizi, kapının önünde bulunan turnikelerden Galina’nın misafirleri olduğumuz için para ödemeden geçtik. Kapıda bir grup ziyaretçi öğrenci içerdekilerin çıkmasını bekliyorlardı. Yüksek çatılı büyük salonda değişik konular üzerine çalışılmış ayrı dönemlere ait elyazması kitap, dergi ve resimler sergilenmekteydi.

1542’de Krakow’da Jeronimo Spiczynskio (1500-1550) tarafından yazılmış bir kitabın iç sayfalarında bitlerden arınıp korunma yöntemleri resimli ve yazılı olarak anlatılıyordu. 15. yüzyılda yazılmış başka bir kitapta, sandalye üzerine ters oturmuş ve elinde gazete okuyan bir erkeğin uzun saçlarına biçim veren bir kadın kuaför çiziliydi. 1793’te Berlin’de yayımlanan Christian Gottfried Flittner’in kitabında ise, çeşitli milletlerde evlilik öncesi bekâret meselesinin ahlaki, felsefi ve tüzel boyutları tartışılmaktaydı.



Kadın-erkek ve ailevi ilişkileri ele alan Arturo Bartelso’nun (1818-1885) Mister Julius kitabının biraz ötesinde Adolphe Jean-Baptiste Bayot’un (1810-1866) 1852’de çizdiği taş baskılı Soyluluk Bayramı çizim sergilenmekteydi. Çizimde bir masanın etrafında dört kişi (soylu) ellerinde kadehlerle sarhoş bir biçimde birbirlerine sağlık veriyor, sol tarafta yanı başlarında elinde tepsi üzerinde içki servisi veren garson, yere düşmüş bir şapka ve kınında bir kılıç, yıkık bir sandalye ve yerde bazı lekeler [kan olabilir] çiziliydi.

Kütüphanenin Smuglewicz Salonu’ndan çıkıp bir üst katındaki öğrenci çalışma salonuna kısa bir göz attık. Öğrenci çalışma salonunun bir üst katında da öğretim üyelerinin çalışma salonu bulunmaktadır. Öğretim üyelerine ait çalışma salonunda giriş kapısının hemen sağında bir rafın üstüne katlı bir biçimde konulmuş kırmızı renkli ince polar kumaş battaniyeler dikkatimi çekti. Galina’ya sordum, “kışın üşüyenler kullansın diye”, yanıtladı.




Eski gözlem evi, şimdiki adıyla Ak Salon üniversite hocalarının kütüphanedeki bir diğer çalışma salonudur. Salonda geçmiş yüzyıllara ait teleskoplar simgesel olarak hala orada sergilenmektedir. Bu salonun bir üst katında Doğu Araştırmaları çalışma salonu bulunmaktadır. Bu salonda Arap alfabesinde yazılı Türkçe, Farsça ve Arapça eski ve özgün kitaplar tutulmaktadır.




Ak Salon'dan rektörlük binası kulesine açılan kapıdan kulenin içine girdik. Yuvarlak bir biçimde yukarıya doğru kıvrılan daracık alanda küçük merdivenlere basarak en üst katına kadar Galina ile birlikte tırmandık. Merdivenlerin üçte ikisini tırmandığımızda Vildane, yükseklik korkusu nedeniyle devam edemeyeceğini söyledi ve tırmanmayı bıraktı. Kulenin en üst katından kentin dört bir yanı kuş bakışıyla görünebiliyordu.


.jpg)





Rektörlük binasından çıkıp Gözlem Avlusu’na kısa bir göz attıktan sonra Büyük Avlu’ya geçtik. Büyük Avlu’dan da Aziz Johns Kilisesi’nin içine Çin’den gelen bir takım geziciyle birlikte geçtik. Nedense kilisenin iç mimarisi ve kullanılan simgelerin tasarımı bana daha çok İslam’ın Şii mezhebine inananlar arasında kutsanan ehlibeyt mezarlarını anımsattı. Özellikle kilisenin sergi odasında, kendimi İmam Rıza’nın (Şiilerin sekizinci imamı) mezarındaymışım gibi hissettim.
Galina’ya kilisenin kalabalık ve işlek olup olmadığını sorduk, örneğin üniversite öğrencilerinin ibadet için sıklıkla kiliseye gidip gitmediklerini sorduk. “Hayır, çok işlek değil, öğrencilerin pek fazla ilgisini çekmiyor” ve “ayda yılda bir dini törenler için kullanılıyor, daha fazla geziciler ziyaret ediyorlar ve konserler için kullanılıyor”, dedi.


.jpg)



Son olarak Galina bizi kendi çalıştığı Türk Dili Merkezi’ne götürdü. Merkez dilbilim fakültesinin köşe bucak konumu sayılabilecek bir yerinde bulunuyordu. Bodrum katında bulunan merkez bir dalan, iki iç-içe geçmiş öğretim üyesi odası ve bir derslikten oluşmaktaydı. Merkez, Rus Dilbilim Bölümü ve Yahudi Enstitüsü’ne kıyasla çok küçük ve yoksul kalıyordu.
Merkezin girişinde bodrum kata inen merdivenlerin duvarlarında birisi Türkiye’den bir köy vadisi, diğeri Sultan Ahmet ve Ayasofya, öbürü Pamukkale ve sonuncusu İstanbul Boğazı'ndan olmak üzere dört fotoğraf asılıydı. Aşağıda dalanın duvarlarına biri Galata Kulesi diğeri Efes olmak üzere iki fotoğraf daha asılıydı.



Dersliğin duvarına Avrupa ülkelerinin siyasi sınırlarını belirten bir harita ve iki fotoğraf asılmıştı. Fotoğrafların birinde Efes Antik Kenti'nden çekilmiş bir manzaranın gökyüzü kısmında yerleşen ve belirgin bir biçimde dikkat çekerek izleyicisine bakan İsa’nın yüzü gösterilmekteydi. Diğerinde ise Kapadokya’dan çekilmiş bir fotoğrafın yine gökyüzü kısmında yerleşen ve belirgin bir biçimde dikkat çekerek izleyicisine bakan Medusa’nın yontma portresi gösterilmekteydi.
Derslikteki tabloların düşündürücü yönü, günümüz Türkiye’sini oluşturan mevcut kimliksel simgelerin gösterilmemesi meselesidir. Bu görünüm Türkiye’yi seçilmiş belli bir döneme ve belli bir uygarlığa mıhlanıp kalmış gibi sunar. Dolayısıyla derslikteki bu görsel düzenlemeyi düzenleyen bilincin, bugünkü Türkiye’de baskın bir biçimde yaşayan uygarlık ve kimlik görünümünü bilinçli ya da bilinçsiz bir biçimde göstermediği söylenebilir.
Dersliğin kapsından girince sağ tarafta kalan duvar kitaplık ve beyaz tahtayla kapatılmış durumdaydı. Kitaplığın neredeyse ortasında ve kolayca ulaşılabilir bir rafında Guenter Lewy’nin kaleme aldığı Osmanlı Türkiye’sinde Ermeni Katliamı: Tartışmalı Soykırım (The Armenian Massacres in Ottoman Turkey: A Disputed Genocide) adlı kitaptan üç tanesi aynı yerde üst üste konulmuş durumdaydı. Bunların hemen altında, iki ciltlik Türk Sosyologları ve Eserleri adıyla iki kitap duruyordu.
Bu manzara nedense aklımda daha önce bir kitap ya da dergide okuduğum -şimdilik adını hatırlamadığım- bir konuyu canlandırdı. Reporter, Zbigniew Brzezinski’ye "İran’da politik değişim sürecine Türk nüfusun etkisi" konusunu sorar, Brzezinski “bu soruyu cevaplayarak konuyu beslemek istemem” diye yanıtlar.















Vilnius Üniversitesi’nin imleğinde bulunan bir şey dikkatimizi çekti: imleğin alt yarısında Litvanca İncil bir elle ileri sürülür biçimde gösterilmektedir. Martynas Mažvydas’ın 1547’de Litvanca’ya çevirip Königsberg’de bastırdığı bu İncil çevirisi aynı zamanda Litvanca yazılmış ilk kitaptır. Bu simgesel öge neyin göstergesidir? Litvanyalıların inandıkları şeyi, anladıkları dilde öğrenmeye verdikleri önemi ve "papağan olmaktan kaçınma" istek ve bilincini gösterir.
İmleğin üst yarısında Litvanya devlet imleği yerleşir: sağ elinde kılıç, sol elinde kalkan tutan at üzerinde bir soylu. Bu imlek ilk kez 1366 yılında Litvanya’nın Büyük Dükü Algirdas’ın damgası olarak kullanılır. Vilnius Üniversitesi’nin imleği bir bütün olarak ele alındığında, Litvanyalıların milli kültürlerinin en önemli üç bileşeninin, yani siyasal örgütlenme, inanç ve dil ögelerinin bir araya toplanmış olduğu söylenebilir.
Vilnius Üniversitesi’nin eski yerleşkesi Gotik mimarisi ile birlikte, belleğimde kurgulanmış ortaçağa özgü izlenimler uyandırdı. Ayrıca süreğenlik, istikrar ve zenginliği simgeleyen bir yapıt gibi de geldi bana.











Vilnius’ta Eski Şehir olarak adlandırılan bölgenin taş döşeme sokaklarında dolaşırken:
_ irili ufaklı kiliseler,
_ eski mimari izlerini sürdüren evler,
_ bazı binaların giriş kaplarının iki yan tarafı ya da köşe ucu veya duvarlarına işlenmiş kabartma ve heykeller,
_ taş döşeme dar ara sokaklar,
_ küçük işletmeler, dükkânlar, tezgâhlar, kafe ve restoranlar,
_ Cumhurbaşkanlığı İşyeri,
_ Vilnius Üniversitesi Eski Yerleşkesi,
_ Gediminas Kulesi,
sık sık göze çarpan mekânsal ögelerdi. Mekânsal yapısı nedeniyle Eski Şehir bölgesi Vilnius’ta gezicilerin vazgeçilmez uğraklarından biri sayılır. Bu nedenle de Eski Şehir bölgesi ülke ekonomisine katkı sağlayan gelir kaynaklarından biridir.



























































Vilnius’ta bulunduğumuz sekiz gün boyunca kullandığımız iletişim dil(ler)i konusu, bir kez daha toplumsal olanın aynı zamanda tarihsel olduğu kuramını doğruladı. Orta yaş ve üzeri Rusça, gençler ise İngilizce konuşabiliyorlardı.
Bu durum akademik ortamlarda da görünmekteydi. Konferanslarda genç akademisyenler sunumlarını İngilizce, orta yaş ve üstü, genellikle Rusça sundular. Yaklaşık altmışlı yaşlarında Litvanyalı akademisyen Jonas Mardosa sunumuna başlarken şöyle dedi: “Başlığım İngilizce, ama ben Sovyet İnsanı’yım. Bu yüzden sunumumu Rusça sunacağım”, dedi. Jonas’ın sunumu sırasında yansıya yansıttığı yansılar İngilizce’ydi.
Bu durum, Sovyetler döneminde ülkede egemen kılınan Rus kültürü alanından şimdilerde egemen kılınmakta olan Anglosakson kültürü alanına geçiş sürecini göstermektedir. Söz konusu sürecin sadece kullanılan yabancı dil ile sınırlı olduğunu söylemek doğru olmaz, çünkü ekonomi, siyaset, hukuk, eğitim, uluslararası ilişkiler vd. alanlardaki göstergeler de Batı kampına geçişi teyit etmektedir.

.jpg)
Litvanya Cumhurbaşkanlığı’nın İşyeri, Vilnius Üniversitesi Dilbilim Fakültesi’nin bulunduğu caddenin tam karşısında yerleşmektedir. Dolayısıyla Cumhurbaşkanlığı İşyeri halkın dolaştığı sokak ve caddelerin ortasında yer almaktadır. Bu durum, benim Ankara ve Tahran’da tanık olmadığım bir durumdu. Bulgaristan'ın başkenti Sofya’da da Cumhurbaşkanlığı binası, kent merkezinde herkesin geçebildiği yaya yolunun üzerinde bulunuyordu.
Bu karşılaştırma, Türkiye ve İran siyasilerinin terörcü ve suikastçı saldırılara hedef oldukları nedeniyle yersiz sayılabilir. Bu eleştiri bir ölçüde geçerli bir mazeret sayılabilir, ama tüm nedenleri kapsamaz. Burada dikkat çekici bir diğer konu da Litvanya Cumhurbaşkanlığı İşyeri adıdır: adlandırmada köşk, saray ve külliye gibi sözcüklerin bulunmayışı ve sadece “İşyeri” sözcüğü ile nitelendirilmesi.





Üç gün süren sunumlar, son yıllarda uğraştığım konularla doğrudan ilintili olmasa da dolaylı olarak bazıları dikkatimi çekti. Bükreş’ten katılan Ana-Mihaela Pascu’nun “Kimliği Tesis Eden Anlatılar: Valea Jiului Bölgesi Kırsal ve Maden İşçileri Topluluğu Örneği” başlıklı sunumu onlardan birisiydi. Bu sunum bana, İran’da Türkler arasında değişik toplumsal katmanlara mensup kesimler içinde Türk kimliğini tesis eden anlatıları toplayıp değişik açılardan disiplinlerarası çözümlemelerini yapmayı düşündürttü.





Program broşüründe Kaunas’tan katılacak olan Jolanta Kuznecovienė’nin “Liberal Demokrasi ve Litvanya’da Kamusal Yaşamda Roma Katolik Kilisesi’nin Sesi” başlığı dikkatimi çeken bir diğer başlıktı. Bu başlık aklımda şunu canlandırdı: İran İslam Cumhuriyeti ve Kamusal Yaşamda Türklerin Sesi/ Görünümü/ Temsili/ Varlığı diye bir saha çalışmasının yapılması.

Rumšiškės’ten katılan Nijolė Pliuraitė-Andrejevienė, “Sovyetler Litvanya’sında Oyuncaklar ve Etnik Kimliğin Ortaya Koyuluşu” başlıklı çalışmasında totaliter düzenlere karşı sivil direniş ve itaatsizlik örneklerini işlemişti. Bu çalışma beni şöyle düşündürttü: acaba İran’da Farslaştırma karşıtı Türk eyleyiciler, bu ve benzeri örnekleri, amaçları doğrultusunda etkin bir biçimde kullanabiliyorlar mı?