Grek düşünürler siyasi sorunları tartışırken önlerinde, siyasetten ekonomiye, inançtan eğitime tüm toplum yaşamını kuşatan şehir devleti (Polis) dururken, klasik İslam düşünürlerinin önünde şer’i yasalar ve İslam Devleti duruyordu. Dolayısıyla İslam dünyasında yaşayan düşünürlerin, siyasi argümanlarını ortaya koyarken tamamen rasyonel öncüllerden hareket etmeleri düşünülemezdi. Çoğu kez onlar hem inançları gereği hem de felsefeyi meşrulaştırma kaygısıyla siyasi tartışmalara doğrudan ilahi bir düzen kabulüyle başlıyorlar, sonra da şer’i yasaların haklılığını kanıtlama telaşına düşüyorlardı. Şeriat içerisinde sıkışan bir siyaset anlayışını aşamıyorlardı. Bu kısır döngünün aşılaması için ya seküler bir tavırla din dışlanacak (ki bu o dönemlerde ne mümkün ne de arzu edilir bir durumdu) ya da din ile siyaset, 13. Asrın sonlarında İbn Haldun’un yaptığı gibi, farklı olgular olarak ele alınarak yeni siyaset kuramlarına kapı aralanacaktı. Her tür deneme İslam dünyasında iç içe geçmiş olan din ve siyaset kurumlarının yeniden ele alınmasını zorunlu kılıyordu. Ancak hem din hem de siyaset kurumlarının ortak dayanağı olan felsefe bu girişimden bağımsız düşünülemezdi.
İslam dünyasında felsefe yapmaya kalkan her düşünür, önce felsefenin doğası gereği içinde bulunduğu kültür ve değerler sahasını anlama ve kavramsallaştırma, sonra da kendi etkinliğini meşrulaştırma yolunda siyaset olgusuyla hesaplaşmak zorundaydı. Zamanının başat sorununun “akıl” ile “vahiy” arasındaki çatışmayı çözmek olduğu düşünülürse, felsefenin, dinin kendisini siyaset olarak sunduğu İslam dünyasına, siyasetin kılavuzluğunda girmiş olması daha iyi anlaşılır.
ayrıntılı ›İnsan nedir? Özgürlük belirlenebilir mi veya tanımlanabilir mi? Daha dramatik bir şekilde ifade edecek olursak: özgürlük bilinebilir mi? İnsanlık tarihinin ürettiği ve birine verilen yanıtın diğerine verilecek yanıtı doğrudan belirlediği başka bir soru çifti var mı acaba? İnsanı tanımladığımız zaman neredeyse doğrudan özgürlüğü ve özgürlüğü tanımladığımız zaman da neredeyse doğrudan insanı da beraber tanımlarız. İnsan nedir, neden vardır? İnsanın varlığının amacı önceden belirlenmiş midir yoksa insanın varlığına kendisinin karar vermesi gerekir? Eğer insanın varlığının anlamı önceden belirlenmiş ise, bunu nasıl bileceğiz, bunu bilebilmek için nereye bakacağız? Yok, eğer insanın varlığına anlamı yine insanın kendisi veriyorsa, insan bunu neye göre belirleyecektir? Bu karar bireysel bir kara mıdır, yoksa toplumsal bir karar mıdır? Belki de hem toplumsal hem de bireysel bir karadır.
Özgürlük nedir? Hak ve sorumluluk bağlamında düşünürsek, özgürlük sadece haklara sahip olmak anlamına mı gelir? Özgürlük kavramı zorunlu olarak sorumluluk ve ödev kavramını içermez mi? Böyle olunca, eş deyişle, özgürlük kavramı yükümlülük kavramını içerecek şekilde düşünülürse, bu özgürlük kavramının özüne aykırı bir girişim olmaz mı? Nedir o halde özgürlük? Neredeyse herkesin gözü kapalı onayladığı "herkesin istediğini yapması" özgürlük müdür örneğin? Diğer taraftan yaşadım diyebilmenin olmazsa olmaz ilkesi olan "insanın kendini gerçekleştirmesi" ne anlama gelmektedir?
ayrıntılı ›Ahmet İnam, “AŞK” kitabıyla hepimizi yeniden, yitirdiğimiz “AŞK’a” çağırıyor. İnsana sunulmuş engin anlam ve hakikat kaynağı olan “AŞK’a”. Hakikat duygusuna en yaklaştığımız hal olan “AŞK”, sadece kendi hakikatimizi ötekine yansıtmak değil, ötekinin hakikatini de keşfetmektir. “AŞK” yeni bir dünya kurabilme olanağıdır. “Dolu dolu yaşamanın” anlamlarıyla örülmüş bir dünya. “AŞK” günümüzde yaşamıyor, yaşayamıyor.
“AŞK’ı” sürgüne gönderdik.
Yokluğunu varlığımızda bir eksiklik gibi yaşarken “AŞK” sözcüğünü hala çok seviyoruz.
Anlamlar bizim üretimlerimizdir. Varlığımızın dışında gelmezler.
ayrıntılı ›17. ve 18. Yüzyılın filozoflarına baktığımızda, insanlık tarihinin başında yer alan ve insanların henüz toplumsallaşmadığı bir dönemi varsaydıklarını görürüz. Bu dönemin özelliği, hukuk, ahlak, devlet, din gibi toplumsallaşmayı var eden ve düzenleyen hiçbir kurumun var olmamasıdır. Filozoflar tarafından “doğa durumu” diye adlandırılan bu dönem, bir biçimde sona ermiş, toplumsal düzen ortaya çıkmıştır. Toplum felsefesiyle ilgilenmiş pek çok düşünür için, doğa durumundan toplumsal yaşama geçişin gerçekleştiği o kritik nokta, toplumsal düzeni kavramak için, üzerinde düşünülmeye değer olmuştur: İnsanların toplumsallığa geçişi, kendi istekleri sonucunda mı gerçekleşmiştir, birbirlerinin diğerlerini tahakküm altına almasıyla mı?
Köle-efendi ilişkisi, bu geçişin bir tahakküm aracılığıyla ve zorla olduğunu düşünen filozofların başvurduğu ve içeriklendirmeye çalıştığı bir varsayımdır. Özellikle 19. Yüzyılda Hegel ve Nietzsche bu varsayım üzerine önemli belirlemeler yapmıştır.
Bu konuşmada, onların bu varsayım hakkındaki belirlemeleri ortaya konacak ve uygun görünmeyen noktalar serimlenmeye çalışılacaktır.
ayrıntılı ›Var olan her şey bilgidir. Diğer canlılar yaşamalarına yetecek bilgilerle dünyaya gelirler. İnsan ise bilgisiz doğar. Bilgilenmek için yalnızca bilme olanakları vardır. Bu yolda ihtiyacı olan bilgiyi kendisi yapmak, kendisi kurmak, kendi yaptığına göre yaşamak, kendisini denetlemek ve bilgilerini kendisi geliştirmek zorundadır. İnsan ne kadar bilirse, o kadar ve o düzeyde yaşayacaktır. İlk bakışta olumsuz gibi görünen bu insanlık durumu ahlakın, devletin, bilimin, sanatın, dinin yapıcı-yaratıcı yaşamanın, özgürlüğün, sorumluluğun, kendini aşmanın, kısaca insanca olan her şeyin dayanağı ve temelidir. İnsanın varlık yapısı bu temel üzerine kurulmuştur. Yalnızca insanın sahip olduğu yaşama sorununa yanıt da yine bu temel üzerinde hazırlanır. İnsan sorun ettiği her şeyi bilmek ister: evreni, doğayı, yaşamayı, kendisini ve hatta aradığı bilginin yapısını, kısaca her şeyi. Başlangıçta sorular ve sorulara bulunmuş tek tek yanıtlar vardır. Anlatılarak aktarılan, yaygınlaşan yanıtlar zaman içinde kaynaşıp toparlandılar ve insan bütüne ilişkin bir dünya tasarımına ulaştı. Bu, insanın ilk kuşatıcı kurgusu olan mitolojiydi. İnsan orada birçok sorusuna yanıt buldu, yanıtın hakikat olduğuna inandı ve o inançla yaşarken, mitoslar da yaşatıldı.
Öte yandan birçok yerde araştırmalar ve bilgilenmeler sürüyordu. Biriken yeni bilgilerle, Miletos kentinde yeniden bütüncül bir evren tasarımının ilk adımları atıldı. Felsefe böyle başladı. Sanıldı ki, felsefe başlayınca mitoslar bitti. Oysa mitoslar sürüyordu; mitoslar mitosu yaşatan inançla, onlara bağlanıp yaşayanlarla sürüyordu. İnsanın birden çok aklı yok: Bir tek akıl var. İnsan onunla mitos da yaptı, felsefe de yapıyor, bilim de. Öyleyse, ayrılık nerede? Mitostan felsefeye geçerken ne değişti? Mitostan felsefeye nasıl geçildi? İnsanın en büyük serüveni bilgidedir. Bilgi serüveni, ilk büyük doruğuna mitoslarda ulaştı, sonra büyük doruklar felsefede ortaya çıkmaya başladı. Eğer akıl tekse, bütün bunlar nasıl oldu?
Mitolojiyi kuran akıl ile pozitif kafalı insanların aklı arasında işleyiş bakımından pek büyük bir ayrılık yoktur. Mitosların temel yapısını oluşturan düşünme biçimi ile o dönemlerde felsefeyi başlatan, geliştiren düşünme biçiminin ve Renaissance ile başlayıp günümüze dek gelişip gelen bilimlerin çatısını oluşturan düşünme biçimi arasında da pek ayrılık yoktur. Mitos, felsefe, bilim arasındaki bu koşutluklar (paralellikler) ve etkileşimlere ilk rastladığımız yer, antikçağ Ege uygarlıklarıdır.
ayrıntılı ›Derrida’nın siyaset felsefesine katkısı nedir? 1960’larda bir fenomenoloji yorumcusu olarak başlayan felsefi kariyeri, mevcudiyet metafiziğinin “yazı”yı yeniden düşünen bir dekonstrüksiyonu biçimini almıştır. Bu dekonstrüksiyon sürecinden siyaset felsefesine ilişkin sonuçlar çıkar elbette. Örneğin, De la grammatologie’de yapılan Rousseau tartışmasında modern toplumsal sözleşme kuramlarının meşru bir egemenlik kavramı kurmak için başvurdukları “doğa/toplumsal yaşam” karşıtlığının nasıl sorunsallaştırılabileceği gösterilir. Derrida, Rousseau’nun kurduğu karşıtlığın bir ek mantığına (la logique du suplément) dayandığını ortaya koyar. Bu süreçte siyasal egemenliği meşrulaştıran şeyin insan doğası olduğu fikri genel olarak şüpheli hale gelir. Farklı hedefleri olan metinlerde karşılaşabileceğimiz yönlendirici notlar bir yana, Derrida 1980’lerde siyaset felsefesi alanında önemli bir makale yazmıştır. “Bağımsızlık Bildirgeleri.” Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi, bir halkın kendisini temsilcilerinin temsilcisi yoluyla bütün insanlık adına bağımsız ilan etmesi olayıdır. Derrida bu yazıda siyasete genel çerçevesini çizen, hukukun dayandığı temelin, kurucu bir edimin performansından başka bir şey olmadığını ileri sürer. Bu performansın içerdiği ve gizlediği çeşitli paradoksların incelenmesi “temelin temelsiz” (fond sans fons) olduğunu bize farkettirir.
J.L. Austin’in önermeler yoluyla bir iş yapan, bir şeyi meydana getiren performatif edimlerini siyaset felsefesi alanında etkili bir biçimde yorumlayan Derrida, böylelikle medeni toplumu, devleti, hukuku meşrulaştıran, temellendiren söylemleri şüpheli kılar. İlk adımda Derrida’yı toplumsal sözleşme kuramlarının bir eleştirmeni olarak ele almak mümkündür. Toplumsal sözleşmeyi bilfiil meydana getiren edimler, bir hak transferi (Hobbes), bir haktan vazgeçiş (Locke), kendini bir bütüne verme (Rousseau) gibi, aslında tarihsel olarak hiçbir zaman gerçekleşmemiş olayları belirtirler.
ayrıntılı ›
Günümüzde insanlar doğulduqları andan étibaren, deўişik meselelerle dolu bir gerçeklik ortamına göz açmaqdadırlar. Bugün dünyanın birçox yérinde insanlar; deўişik kültürel, étnik, dini, sinfi ve cinsiyet mensubiyetleri ya da kimlikleri sebebiyle zorakılığa, basqıya ve ayrımçılığa meruz qalmaqdadırlar.
İslam Cumhuriyyeti Xeber Ajansı’na (IRNA’ya) aid İran Qezéti’nin 12 May 2006 tarixli yayınında, “Böceklerin Bizleri Böcekleşdirmemesi Üçün Ne Édek?” başlıqlı resimli güldürücü bir öykü yayınlandı. Bu resimli hikayede çizilen insan karaktéri, qarşısındaki böceye Farsca seslenir. Böcek ise ona Türkce cevab vérir ve hikaye, böceklerden qurtulma yollarının anladımıyla sürdürülür. İran’da milyonlarca Türk bu olayı bir “aşağılama” ve “dışlama” davranışı olaraq deyerlendirdi. Onlar öz étirazlarını bildirmek ve bu işin müsebbiblerinin qınanması ve cezalandırılması üçün -ağır bedellerine baxmayaraq- çéşitli kend ve şeherlerlerde qınama gösterileri gérçekleşdirdiler.
Bu sayıda, günümüz İran’ında Fars olmayan étniklere qarşı aparılan Farslaşdırma siyasetleri ile bağlı 14 xeber, 9 yorum ve çözümleme, 5 meqale ve 2 kitab tanıdılmaqdadır. SZ Xeber Toplusu’nun dili AZE ve TR olmaq üzere Türkce’nin iki lehcesinde hazırlanmışdır.